Ramazan geldi. Takvimler bir ayı değil, bir imtihanı işaret ediyor. Çünkü Ramazan, sadece imsaktan iftara kadar süren biyolojik bir açlık değildir; insanın kendisiyle yüzleştiği, vicdanıyla hesaplaştığı bir ahlak mevsimidir. Aç kalmak kolaydır; zor olan, açken adil kalabilmektir.
Toplum olarak Ramazan’ı çoğu zaman ritüeller üzerinden okuyoruz: sahur sofraları, iftar davetleri, teravih namazları… Oysa Ramazan’ın asıl çağrısı, insanın iç mimarisini yeniden inşa etmesidir. Midemizi değil, kalbimizi terbiye etmeyi öğretir. Zira oruç, bedeni aç bırakırken egoyu doyurmamayı, dili sustururken kalbi konuşturmayı hedefler.
Ramazan sadece “ruhen arınmak” değildir; ruhun arınması, ahlakın arınmasıyla mümkündür. Yalanın sıradanlaştığı, hırsın meşrulaştığı, ihanetin strateji olarak sunulduğu bir çağda yaşıyoruz. Böyle bir çağda Ramazan, insanın kendi nefsine karşı başlattığı sessiz bir ihtilaldir. Bir ay boyunca, yalanı ayaklar altına almak; hırsı dizginlemek; ihaneti değil sadakati büyütmek için bir fırsattır.
Oruç, açlığı beden üzerinden deneyimletir; fakat asıl hedef empatiyi kalbe yerleştirmektir. Dünyanın bir yanında kronik açlıkla mücadele eden coğrafyalar varken, bizim sofralarımızdaki bereket ancak paylaşmakla anlam kazanır. Açlığı birkaç saat yaşamak, sürekli aç olanı anlamaya yetmez belki; ama vicdanın kapısını aralar. O kapıdan içeri merhamet girerse, toplum değişir.
Ramazan’da insan sinirli olmaz; tam tersine yumuşar. Çünkü oruç, öfkenin değil sabrın eğitimidir. Peygamberî öğreti, “Oruçluyum” diyerek tartışmadan çekilmeyi öğütler. Bu, pasif bir geri çekilme değil; aktif bir ahlak tercihidir. Güçlü olduğu halde bağışlayabilmek, haklı olduğu halde kırmamayı seçmek… İşte Ramazan’ın ruhu budur.
Ramazan aynı zamanda insanı anlamaktır. Farklı düşüneni, farklı yaşayanı, farklı inanana sahip olanı… Çünkü oruç, sadece bireysel bir ibadet değil; toplumsal bir sözleşmedir. Aynı saatlerde aç kalmak, ortak bir bilinç üretir. Bu bilinç, kutuplaşmayı değil kardeşliği; ayrışmayı değil dayanışmayı büyütmelidir.
Bugün Ramazan’ı gerçekten idrak etmek istiyorsak, önce ahlaklı olmayı merkeze almak zorundayız. İbadetin ahlaktan bağımsızlaştığı yerde şekil kalır, ruh kaybolur. Oysa Ramazan, ruhun dirilişidir. Ve ruh ancak doğrulukla, merhametle, adaletle ayağa kalkar.
Sonuç olarak Ramazan, aç kalma pratiği değil; insan kalma iradesidir. Bir ay boyunca nefsimizi eğitip, kalan on bir aya ahlak taşımayı başarabiliyorsak, işte o zaman Ramazan bize gelmiş demektir. Aksi halde biz Ramazan’a uğrar, fakat Ramazan bize uğramaz.
Ve belki de asıl soru şudur: Biz Ramazan’ı mı tutuyoruz, yoksa Ramazan mı bizi tutuyor?