Venezuela’da yaşananlar, klasik anlamda bir “rejim değişikliği” tartışmasının ötesindedir. Bu süreç, uluslararası sistemin nasıl işlediğini değil, nasıl işlemediğini açık biçimde ortaya koymuştur. Hukuk, norm, ilke ve kurumlar; güç dengesi bozulduğunda etkisizleşmiş, yerini çıplak hegemonik iradeye bırakmıştır.

ABD’nin askeri hamleleri ve siyasi söylemi, bir devlet başkanının hukuki süreç işletilmeden “yakalandığı” ve “ülkeden çıkarıldığı” iddiasıyla meşrulaştırılmaya çalışılmıştır. Bu durum, modern uluslararası ilişkiler literatüründe uzun süredir tartışılan bir gerçeği teyit etmektedir: Egemenlik, ancak korunabildiği sürece vardır.

ULUSLARARASI HUKUK: NORMLAR MI, GÜÇ İLİŞKİLERİ Mİ?

Uluslararası hukuk teoride eşit egemen devletler varsayımına dayanır. Pratikte ise bu hukuk, çoğu zaman güç hiyerarşisinin diline tercüme edilir. Venezuela örneği, normatif söylemler ile reel politik arasındaki uçurumu bir kez daha görünür kılmıştır.

İnsan hakları, demokrasi ve özgürlük söylemi; askeri ve ekonomik müdahaleler için araçsal bir meşruiyet üretme mekanizması olarak kullanılmıştır. Aynı aktörlerin farklı coğrafyalarda tamamen zıt tutumlar sergilemesi, bu kavramların evrensel değil, seçici biçimde uygulandığını göstermektedir.

NEDEN VENEZUELA ? KAYNAKLARIN STRATEJİK ANLAMI

Venezuela’yı küresel güç rekabetinin merkezine yerleştiren unsur siyasi rejimi değil, stratejik kaynak bileşimidir.

• Dünyanın en büyük petrol rezervlerinden biri

• Yüksek miktarda altın ve kritik maden yatakları

• Enerji dönüşümü açısından hayati önemdeki koltan ve benzeri mineraller

Bu tablo, Venezuela’yı yalnızca bir Latin Amerika ülkesi değil, küresel enerji ve teknoloji zincirinin kilit halkalarından biri hâline getirmektedir. Müdahalenin zamanlaması ve biçimi, ekonomik motivasyonun belirleyici olduğunu açıkça göstermektedir.

İÇ MEŞRUİYET OLMADAN DIŞ MÜDAHALE OLMAZ

Uluslararası ilişkilerin en temel kurallarından biri şudur:

Dış müdahale, ancak içeride bir zemin bulduğunda sonuç üretir.

Venezuela’da yaşanan süreç, iç siyasi kutuplaşmanın, ekonomik memnuniyetsizliğin ve elit düzeydeki ayrışmaların dış müdahaleyi kolaylaştırdığını göstermektedir. Halkın bir kısmına “daha iyi yaşam”, “küresel pazarlara erişim”, “tüketim özgürlüğü” gibi argümanlar sunulmuş; kısa vadeli refah vaadi, uzun vadeli egemenlik kaybının önüne geçirilmiştir.

Bu durum, Irak örneğinde de açıkça görülmüştür. Müdahale öncesi vaat edilen refah ile müdahale sonrası yaşanan toplumsal çöküş arasındaki fark, tarihsel bir ders niteliğindedir.

15 TEMMUZ VE TÜRKİYE’NİN AYRIŞAN DENEYİMİ

Türkiye’nin 15 Temmuz 2016 gecesi yaşadığı tecrübe, Venezuela’dan ayrışan kritik bir örnektir. O gece de dış destekli bir müdahale girişimi söz konusuydu. Ancak belirleyici fark şuydu: Toplumsal meşruiyet dış müdahaleye teslim edilmedi.

Bu durum şunu göstermektedir:

Bir ülkede siyasal rekabet, yabancı aktörlerin desteğiyle yürütülmeye başlandığında, o rekabet artık demokratik değil, vesayetçidir. Dış güçler, içeride karşılık bulamadıkları sürece kalıcı sonuç elde edemezler.

RUSYA, ÇİN VE “SESSİZLİK” MESELESİ

Venezuela sürecinde Rusya ve Çin’in tutumu, bazı çevrelerde “neden müdahale edilmedi?” sorusunu gündeme getirmiştir. Ancak bu soru, uluslararası sistemin doğasını göz ardı etmektedir. Devletler arası ilişkilerde ahlaki refleksler değil, çıkar hesapları belirleyicidir.

Hiçbir büyük güç, kendi stratejik maliyetini göze almadan başka bir ülkenin egemenliği için çatışmaya girmez. Bu gerçek, küçük ve orta ölçekli devletler için hayati bir uyarıdır: Güvenlik, devredilebilir bir alan değildir.

SAVUNMA KAPASİTESİ VE STRATEJİK OTONOMİ

Venezuela örneği, savunma kapasitesinin ve stratejik otonominin önemini bir kez daha ortaya koymuştur. Yerli savunma sanayi, ekonomik bağımsızlık ve siyasi karar alma yetkinliği; bir devlet için ideolojik tercihler değil, varoluşsal zorunluluklardır.

Küresel sistemde ayakta kalmak, yalnızca doğruyu savunmakla değil, doğruyu savunabilecek kapasiteye sahip olmakla mümkündür.

SONUÇ: DEVLETLER NİYETLERLE DEĞİL, GÜÇLE YAŞAR

Venezuela’da yaşananlar bir istisna değil, sistemin olağan işleyişidir. Uluslararası düzen, hâlâ güç merkezlidir. Hukuk, ahlak ve normlar; ancak güçle desteklendiğinde anlam kazanır.

Bu nedenle temel soru şudur:

Bir devlet, kendi egemenliğini başkalarının insafına mı bırakacaktır,

Yoksa bedeli ne olursa olsun kendi ayakları üzerinde mi duracaktır?

Tarih, bu soruya yanlış cevap verenleri affetmez.

İstanbul Times -Mehmet Sebbah Yiğit