Yaşlı hâkim, yıllar sonra emekli olduğu kasabaya geri dönmüştü. Bir kahvehanenin önünde otururken yanına genç bir adam yaklaştı. Sessizce sandalye çekti ve şöyle dedi:
“Ben sizi tanıyorum hâkim bey… Yıllar önce babam sizin mahkemenize çıkmıştı.”
Yaşlı adam başını kaldırdı. Bir an düşündü. Hatırlayamadı.
Genç adam devam etti:
“Babam davayı kaybetmişti. Eve geldiğinde çok üzgündü ama bize şöyle demişti: ‘Ben davayı kaybettim ama adalete olan güvenimi kaybetmedim.’ O yüzden bugün hâlâ bu devlete bağlı hissediyoruz.”
Yaşlı hâkimin gözleri doldu. Çünkü bir ülkeyi ayakta tutanın yalnızca verilen kararlar değil, insanların adalet duygusuna olan inancı olduğunu çok iyi biliyordu.
Bugün Türkiye’nin en büyük meselesi ekonomik krizden, siyasi kutuplaşmadan ya da dış tehditlerden önce; insanların birbirine ve kurumlara duyduğu güvenin aşınmasıdır. Çünkü güven kaybolduğunda toplum kendi içinde görünmez fay hatlarına ayrılır. İnsanlar artık hukuka değil, kimin güçlü olduğuna bakmaya başlar. İşte bir devlet için asıl tehlike tam da burada başlar.
Son yıllarda Türkiye’de yaşanan siyasi tartışmaların merkezine oturan en büyük kavramlardan biri “adalet” oldu. Ancak ne yazık ki bu kavram çoğu zaman hukukun üstünlüğünü güçlendiren bir zemine dönüşmek yerine, siyasi tarafların birbirine karşı kullandığı bir propaganda aracına dönüştürüldü.
Oysa adalet; iktidarın da muhalefetin de üstünde olması gereken ortak bir devlet ilkesidir. Çünkü bugün bir kararın arkasında duranlar, yarın başka bir dosyada aynı hukuka ihtiyaç duyabilirler. Devletin devamlılığı da tam olarak burada başlar: Kişilere göre değişmeyen hukuk anlayışında…
Türkiye’de toplumun geniş kesimlerinde oluşan “adalet zayıflıyor” algısının temel sebeplerinden biri de siyasi aktörlerin kullandığı dildir. Bir dava süreci başladığında dosyanın içeriğinden çok siyasi sloganlar konuşuluyor. Mahkemelerin vereceği karar beklenmeden toplum psikolojik kamplara ayrılıyor. Böyle olunca insanlar hukuki gerçekleri değil, kendi siyasi aidiyetlerini savunmaya başlıyor.
Özellikle son dönemde kamuoyuna yansıyan dava süreçlerinde siyasi partilerin ortaya koyduğu refleksler, hukukun kendisinden daha fazla tartışılır hâle geldi. Belgeler, iddialar, talepler ve suçlamalar üzerine serinkanlı açıklamalar yapmak yerine; doğrudan bütün yargı mekanizmasını siyasi bir merkezin uzantısı gibi göstermek, kısa vadede siyasi motivasyon sağlayabilir ama uzun vadede devletin kurumsal yapısına zarar verir.
Çünkü bir ülkede insanlar şu korkuyu yaşamaya başlarsa, toplumsal kırılma kaçınılmaz olur:
“Bugün onlar yargılanıyorsa yarın sıra bize gelir…”
İşte bu düşünce hukuka olan güveni değil, korkuyu büyütür. Korkan toplum ise üretmez, gelişmez, ortak gelecek kuramaz.
Türkiye’nin bulunduğu coğrafya sıradan bir coğrafya değildir. Etrafı krizlerle çevrili, küresel güç mücadelelerinin merkezinde duran bir ülkenin içeride güçlü kalabilmesi için yalnızca askeri ya da ekonomik gücü yetmez. Toplumun ortak aidiyet hissine, ortak devlet duygusuna ve en önemlisi adalete inanması gerekir.
Bugün halkın büyük çoğunluğu siyasi partilere ideolojik fanatizmle değil; ekonomik güvenlik, eğitim, üretim, yatırım ve gelecek kaygısıyla bakıyor. İnsanlar slogan değil çözüm görmek istiyor. Ancak siyaset sürekli ideolojik kamplaşmalar üzerinden yürütüldüğünde toplumun enerjisi kalkınmaya değil, birbirini tüketmeye harcanıyor.
Bu yüzden Türkiye’nin yeniden sakin bir dile ihtiyacı var. Daha serinkanlı, daha kapsayıcı ve devlet aklını önceleyen bir dile…
Çünkü adalet yalnızca mahkeme salonlarında değil; televizyon ekranlarında, siyasi kürsülerde ve toplumun birbirine kurduğu cümlelerde de korunur.
Belki de bugün yeniden hatırlamamız gereken şey şudur:
Bir ülke, insanlarının adalete olan inancı kadar güçlüdür.
Ve yıllar önce o yaşlı hâkimin anladığı gerçek hâlâ değişmedi…
Bazen bir devlet, bir mahkemeyi kazandığı için değil; vatandaşına “adalet hâlâ var” hissini kaybettirmediği için ayakta kalır.