Türkiye’de son yıllarda en çok aşınan şeylerden biri ekonomi ya da siyaset değil; toplumsal güven duygusu oldu. Güven kaybolduğunda ise bir toplumun ayakta kalması zorlaşır. Çünkü güvenin olmadığı yerde hukuk sorgulanır, siyaset kavga alanına dönüşür, insanlar birbirine şüpheyle bakmaya başlar.
Bugün geldiğimiz noktada bizler, halk olarak demokrasiye olan inancımızı ciddi biçimde yitirmiş durumdayız. Öyle ki artık birçok insan mahkeme kararlarını bile ön yargıyla karşılar hale geldi. Karar doğru mu yanlış mı sorusundan önce, “Acaba kimin lehine verildi?” sorusu soruluyor. Bu durum yalnızca hukuk sistemini değil, toplumun ruh halini de derinden etkiliyor.
Türkiye belki de tarihinde hiç olmadığı kadar politize olmuş bir toplum haline geldi. Siyaset, olması gerektiği gibi devlet yönetimine dair fikirlerin yarıştığı bir alan olmaktan çıktı; gündelik hayatın merkezine yerleşti. Evlerimizde, iş yerlerimizde, arkadaş sohbetlerinde hatta aile sofralarında bile en çok konuşulan konu artık siyaset.
Fakat burada daha büyük bir sorun ortaya çıktı:
Siyaset, fikir tartışması olmaktan çıkıp ideolojik bağımlılığa dönüştü.
İnsanlar artık fikirleri değil, tarafları savunuyor.
Partiler tutuluyor, liderler tutuluyor. Ama bir türlü ortak bir kimlikte buluşamıyoruz.
Birçok konuda farklı düşünebiliriz. Bu doğaldır. Ama bugün geldiğimiz noktada farklılıklarımızı zenginlik olarak görmek yerine ayrılık sebebi olarak görmeye başladık.
Bu yalnızca siyasette yaşanmıyor.
Futbolda bile fanatizm artık sağduyunun önüne geçmiş durumda.
Sanatta bile insanlar kendi sanatçılarını bir kimlik meselesi haline getiriyor.
X kuşağının ayrı sanatçıları, Z kuşağının ayrı idolü var.
Ve bu farklılıklar bazen aynı evin içinde bile tartışma sebebi haline geliyor.
Oysa bir toplumun gücü tek tip olmasından değil, farklılıkları birlikte taşıyabilmesinden gelir.
Bir ülkede birden fazla dil konuşulması bir zenginliktir.
Farklı kültürlerin bir arada yaşaması bir medeniyet göstergesidir.
Ama biz maalesef bunları zenginlik olarak değil, ayrılık olarak görmeye başladık.
Yıllar içinde farkında olmadan hepimiz bir şeylere bağımlı hale geldik.
Siyasi kimliklere, ideolojilere, taraftarlıklara…
Sonunda ortaya çıkan tablo ise şu oldu:
Ayrıştık. Ve daha da kötüsü, ayrıştırıldık.
Bugün sıkça duyduğumuz “Büyük Türkiye”, “Türkiye Yüzyılı” gibi hedefler elbette kıymetlidir. Ancak toplum olarak bu kadar parçalanmışken yalnızca büyük hedefler konuşmak yeterli değildir.
Çünkü güçlü devletler önce güçlü toplumlar üzerine kurulur.
Eğer biz kendi aramızdaki bu kırılmaları onaramazsak, birbirimizi dinlemeyi öğrenemezsek, farklılıklarımızı tehdit değil zenginlik olarak göremezsek; büyük hedefler yalnızca güzel sloganlar olarak kalır.
Belki de bugün Türkiye’nin en çok ihtiyacı olan şey yeni bir siyasi tartışma değil, yeni bir toplumsal uzlaşma kültürüdür.
Önce birbirimizi yeniden anlamamız gerekiyor.
Çünkü aynı ülkede yaşayan insanların ayrı dünyalarda yaşaması bir millet için en büyük tehlikelerden biridir.