Tarihler 1453 yılının Nisan ayını gösterdiğinde, henüz 21 yaşındaki genç padişah II. Mehmet, Doğu Roma'nın "geçilemez" denilen surları önüne devasa ordusuyla karargâh kurdu.
Aylar süren zorlu kuşatmada, çağ açıp çağ kapatacak o büyük vizyonunu zekâsıyla birleştirerek eyleme döktü. Osmanlı donanması Haliç'e zincirlerle kapatıldığı için içeri giremiyordu. Padişah, o dönem akıllara durgunluk veren bir planı hayata geçirdi: Onlarca savaş gemisi, bir gecede Kasımpaşa sırtlarından kızaklar üzerinde kaydırılarak Haliç'in sularına indirildi.29 Mayıs sabahı karadan ve denizden başlatılan son büyük saldırı ile aşılamaz denen surlar aşıldı. Şehrin fethiyle birlikte "Fatih" unvanını alan Sultan Mehmet; tarihin en büyük imparatorluklarından birini bitirip İstanbul'u görkemli bir başkent yaptı.
FETİH TAŞLARIN DEĞİL, ADALETİN ZAFERİYDİ
Tarih boyunca nice komutan şehirler aldı, nice ordular surları yıktı…
Ama çok azı gönülleri fethedebildi.
İstanbul’un fethi, yalnızca bir toprağın el değiştirmesi değildi. O gün değişen şey; korkunun yerini güvenin, zulmün yerini adaletin almasıydı. Çünkü gerçek fetih, insanın kalbinde başlar.
Fatih Sultan Mehmet Han İstanbul’u fethettiğinde ilk yaptığı işlerden biri, zindanlardaki mahkûmları serbest bırakmak oldu. Ancak o gün ilginç bir hadise yaşandı. Zindandan çıkmak istemeyen iki papaz vardı.
Sebebi sorulduğunda şöyle dediler:
“Biz, Bizans İmparatoru Konstantin’e sürekli adaleti ve hakkı tavsiye ettiğimiz için zindana atıldık. Bu dünyanın adaletsizliğinden öyle yorulduk ki, artık dışarıdan korkuyoruz. Zindan bize dışarıdan daha güvenli geliyor.”
Bu söz aslında bir medeniyetin çöküşünü anlatıyordu. Çünkü insanların adaletten umudunu kesmesi, bir devletin surlarının yıkılmasından daha büyük bir çöküştür.
Fatih Sultan Mehmet Han ise o iki papaza kızmadı, onları susturmadı. Aksine şöyle dedi:
“Öyleyse gidin… Bizim şehirlerimizi gezin. Kadılarımızı görün. Halkımızın birbirine nasıl davrandığına şahit olun. Eğer sizdeki gibi zulüm ve adaletsizlik görürseniz, yine inzivaya çekilin ve haklı olduğunuzu söyleyin.”
İşte asıl fetih burada başladı.
Papazlar önce Bursa’ya gittiler. Orada bir davaya şahit oldular. Bir Müslüman, bir Yahudi’den at satın almıştı. Ancak at hasta çıktı ve kısa süre sonra öldü. Adam hakkını aramak için kadıya gitmiş fakat kadıyı makamında bulamamıştı. Daha sonra durumu öğrenen Bursa kadısı şöyle dedi:
“Ben görevimin başında olsaydım, hakkınızı korur, zararı önlerdim. Sizin mağdur olmanıza benim vazifemde bulunmayışım sebep oldu.”
Ve hiç kimse onu zorlamadığı halde, atın ücretini kendi cebinden ödedi.
Papazlar hayret etmişti. Çünkü onlar ilk defa makamını yük değil, sorumluluk gören bir yöneticiyle karşılaşıyorlardı.
Daha sonra İznik’e gittiler.
Orada ise iki Müslüman’ın altın dolu bir küp yüzünden birbirleriyle tartıştıklarını gördüler. Ama bu tartışma dünyadaki diğer tartışmalara benzemiyordu. Çünkü hiçbiri altını almak istemiyordu.
Tarlayı satın alan adam:
“Ben toprağın üstünü aldım, altını değil.” diyordu.
Tarlayı satan adam ise:
“Ben sana her şeyiyle sattım, bu altın artık senindir.” diye cevap veriyordu.
Mesele kadıya taşındı. Kadı, her iki tarafın da hakkaniyetini görünce altınları paylaştırdı.
Papazlar gördükleri karşısında sarsılmıştı. Çünkü onlar ilk kez insanların birbirinin hakkını yemekten korktuğu bir topluma şahit oluyorlardı.
İstanbul’a geri döndüklerinde Fatih Sultan Mehmet Han’ın huzuruna çıktılar ve şu tarihi cümleyi söylediler:
“Artık zindana dönmeyeceğiz. Çünkü sizde böyle bir adalet olduğu müddetçe, sizden olmayanların bile zulme uğramayacağına inanıyoruz.”
İşte İstanbul’un gerçek fethi budur.
Bugün hâlâ fetih denildiğinde aklımıza sadece toplar, gemiler ve surlar geliyor. Oysa Fatih’i Fatih yapan yalnızca askerî dehası değildi. Onu çağ açıp çağ kapatan lider yapan şey; adaleti bir devletin temeli hâline getirmesiydi.
Çünkü bir şehir zorla alınabilir…
Ama insanların güveni sadece adaletle kazanılır.
Ve unutulmamalıdır ki;
Bir medeniyetin büyüklüğü, kaç toprak fethettiğiyle değil, insana ne kadar huzur verdiğiyle ölçülür.