Tarih bazen yalnızca geçmişi anlatmaz. Bazen bugünü anlamamız için önümüze bir ayna koyar. 6-7 Eylül 1955, Türkiye’nin o aynaya bakmak zorunda olduğu günlerden biridir.

Selanik’te Atatürk’ün evine bomba atıldığı haberi yayıldı. İstanbul’da kalabalıklar sokağa çıktı. Kısa süre içerisinde protesto, Rumlara ve diğer gayrimüslim vatandaşlara ait ev, iş yeri, ibadethane ve kurumların yağmalanmasına dönüştü. Olayların büyüklüğü, örgütlenme biçimi ve aynı anda farklı noktalarda ortaya çıkan saldırılar, bunun yalnızca kendiliğinden gelişmiş bir öfke patlaması olarak açıklanamayacağını gösteren ciddi sorular ortaya çıkardı. Akademik çalışmalar da meseleyi yalnızca “galeyana gelmiş halk” üzerinden açıklamanın yetersiz olduğunu vurguluyor.

İşte asıl mesele tam burada başlıyor:

Bir toplum nasıl galeyana getirilir?

Önce korku üretilir.

Sonra bir hedef gösterilir.

Ardından kutsal değerler devreye sokulur:

Vatan… Bayrak… Millet… Din…

Kalabalıkların aklı değil, duyguları harekete geçirilir.

Ve toplumun en hassas sinir uçlarına dokunulduğunda, insanlar çoğu zaman kimin senaryosunu oynadığını fark etmeden birbirine düşman hale getirilebilir.

6-7 Eylül’ün bize öğrettiği en önemli derslerden biri budur.

Çünkü mesele yalnızca yağmalanan dükkânlar, kırılan camlar veya yakılan binalar değildir.

Mesele, bir milletin psikolojisinin nasıl yönetilebildiğidir.

Bugün 6-7 Eylül’e bakarken “Dış güçler yaptı” deyip meseleyi kapatmak da, “Halk kendiliğinden öfkelendi” deyip geçmek de kolaycılıktır.

Tarihçi, ikisinin arasındaki karanlık alanı araştırmalıdır.

İstanbul Ekspres’in haberinin olayların fitilini ateşlemesi, Kıbrıs meselesi nedeniyle Türkiye-Yunanistan ilişkilerinin son derece gerilmiş olması, Londra Konferansı’nın devam etmesi ve kısa sürede örgütlü bir yağma görüntüsünün ortaya çıkması tesadüflerin toplamından daha büyük bir tabloyu işaret etmektedir.

*Üstelik bugün elimizde başka bir tarihsel veri daha var:*

Soğuk Savaş döneminde NATO ülkelerinde “stay-behind” adı verilen gizli yapılanmalar gerçekten vardı. İtalya’daki yapı Gladio adıyla ortaya çıktı. Türkiye’deki yapı ise literatürde Kontrgerilla olarak tartışıldı. Bu yapıların başlangıçtaki gerekçesi Sovyet işgaline karşı gizli savunma organizasyonları oluşturmaktı; ancak Türkiye örneğinde bu yapıların iç siyasete, şiddet olaylarına ve hukuk dışı faaliyetlere uzanan bağlantıları konusunda ciddi araştırmalar bulunmaktadır.

*Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur:*

Bir yapının varlığının belgelenmiş olması, geçmişteki her karanlık olayın otomatik olarak onun tarafından gerçekleştirildiği anlamına gelmez.

Ama tam tersine, böyle yapıların varlığını bilmemiz de “Bunların hiçbir zaman hiçbir etkisi olmadı” diyerek tarihi kapatmamızı engeller.

İşte gerçek araştırmacılık tam olarak budur.

6-7 Eylül’ün en ağır sonucu yalnızca o gece yaşanan tahribat değildi.

Türkiye’nin çok kültürlü şehir hayatı ağır bir yara aldı.

Rum vatandaşların önemli bölümü Türkiye’ye olan güvenini kaybetti. Sonraki yıllarda yaşanan gelişmelerle birlikte İstanbul’un kadim Rum nüfusu büyük ölçüde eridi. Bugün İstanbul’un bazı semtlerinde gördüğümüz boşalan kiliseler, kapanmış dükkânlar ve kaybolmuş cemaat hayatı, aslında yalnızca demografik değişimin değil, tarihsel bir travmanın izlerini taşımaktadır.

Ve sonra ne oldu?

27 Mayıs 1960 darbesi geldi.

6-7 Eylül dosyası Yassıada’da yeniden açıldı. Menderes hükümeti olaylardan sorumlu tutuldu. Yassıada’nın hukuk ve demokrasi bakımından tartışmalı niteliği bugün hâlâ ortadadır. Nihayetinde Adnan Menderes, 17 Eylül 1961’de idam edildi.

Burada tarihin ironisi karşımıza çıkıyor:

Bir provokasyon toplumu birbirine düşürüyor; ardından ortaya çıkan siyasi sonuçlar başka bir iktidarın tasfiyesine kadar uzanıyor.

İşte bu nedenle provokasyonların yalnızca başladığı noktaya değil, ulaştığı siyasi sonuca da bakmak gerekir.

Yıllar sonra başka bir Türkiye tablosuyla karşılaştık.

1993…

Sivas.

Madımak.

Aynı toplumun başka fay hatları harekete geçirildi.

Bu kez hedef başka bir toplumsal kesimdi.

TBMM kayıtlarında da Sivas olaylarının provokatif unsurlar taşıdığı ve olayların önlenmesinde ciddi yönetim zaafları bulunduğu ifade edilmiştir.

Ve yalnızca üç gün sonra Erzincan’ın Başbağlar köyünde 33 insanımız katledildi.

Bir tarafta Madımak’ın acısı, diğer tarafta Başbağlar’ın acısı…

Alevi-Sünni, Türk-Kürt, laik-dindar, sağcı-solcu…

Türkiye’nin hangi fay hattına dokunulursa dokunulsun, ortaya çıkan sonuç aynıydı:

Türk insanı birbirine düşüyordu.

Ve Türkiye kaybediyordu.

O halde bugün sormamız gereken soru şudur:

Sokağa çıkan herkes suçlu mudur?

Hayır.

Bayrak taşıyan herkes bir oyunun parçası mıdır?

Elbette hayır.

Milliyetçilik suç mudur?

Asla.

Ama millî duyguların istismar edilmesi mümkündür.

Bayrak da istismar edilebilir.

Din de.

Atatürk de.

Vatan sevgisi de.

Hatta demokrasi bile…

Asıl tehlike burada başlar.

Birileri toplumun hassasiyetlerini kullanarak insanları sokağa çıkarabilir; kalabalıkların öfkesini belirli bir hedefe yöneltebilir. Kalabalık ne kadar büyükse, bireyin muhakemesi o kadar zayıflayabilir.

Bu, yalnızca Türkiye’ye özgü bir durum da değildir.

Modern siyasal tarihin en acı derslerinden biridir:

Kitleyi harekete geçirmek kolaydır; kitleyi durdurmak zordur.

*BEYOĞLU’NDAKİ TESADÜFLER VE CEVAPSIZ SORULAR*

Fakat 6-7 Eylül’ü anlamak istiyorsak, bir başka ayrıntının üzerinde de durmak zorundayız:

Beyoğlu.

Olayların en yoğun yaşandığı merkezlerden biri Beyoğlu ve İstiklal Caddesi’ydi. Tam da o saatlerde, İngiliz istihbaratıyla bağlantısı bilinen ve daha sonra “James Bond” karakterinin ilham kaynaklarından biri olarak anılacak olan Ian Fleming’in İstanbul’da, olayların merkezinde bulunması bugün hâlâ üzerinde düşünülmesi gereken bir ayrıntıdır. Akademik çalışmalarda da Fleming’in 6-7 Eylül gecesi İstiklal Caddesi’nde bulunduğu aktarılmaktadır.

Şimdi burada durup sormak gerekir:

İngiliz istihbaratıyla bağlantılı bir isim, Türkiye-Yunanistan ilişkilerinin ve Kıbrıs meselesinin böylesine kritik olduğu bir dönemde, olayların merkezinde ne yapıyordu?

Bu soru, tek başına “6-7 Eylül’ü İngilizler yaptı” hükmünü kurdurmaz.

Ama tarihçinin görevi de zaten hükmü peşinen vermek değil, şüpheli görünen bütün bağlantıları araştırmaktır.

Çünkü 6-7 Eylül’ün yaşandığı günlerde Londra’da Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’nin katıldığı Kıbrıs Konferansı devam ediyordu. Dolayısıyla İstanbul’daki bir provokasyonun yalnızca iç politika bakımından değil, Türkiye-Yunanistan ilişkileri ve Kıbrıs meselesi bakımından da sonuç doğuracağı açıktı.

Daha da dikkat çekici olanı şudur:

Yunanistan Başbakanı Aleksandros Papagos, 6-7 Eylül’den yaklaşık bir ay sonra, 4 Ekim 1955’te hayatını kaybetti. Kaynaklarda ölüm nedeni akciğer kanaması olarak geçmektedir.

Bugün elimizde Papagos’un öldürüldüğünü kanıtlayan güvenilir bir belge yoktur.

Dolayısıyla “öldürüldü” diyemeyiz.

Ama tarih bize şunu sorma hakkını verir:

6-7 Eylül’ün Türkiye-Yunanistan ilişkilerini ağır biçimde sarstığı, Kıbrıs meselesinin uluslararası bir krize dönüştüğü ve Yunan hükümetinin olayların ardından Türkiye’ye karşı ciddi talepler ileri sürdüğü bir ortamda, Yunanistan’ın başbakanının yalnızca haftalar sonra ölümü araştırıldı mı?

Bu soru sorulmalıdır.

Çünkü istihbarat savaşlarında bazen olayın kendisi kadar, olayın kimin işine yaradığı da önemlidir.

Ve burada daha büyük bir tablo ortaya çıkmaktadır.

Türkiye ile Yunanistan’ın birbirine düşmesi, Kıbrıs meselesinin daha da sertleşmesi, NATO’nun iki üyesi arasındaki güvenin zedelenmesi ve iki toplumun birbirinden uzaklaşması…

Bütün bunlar kimin stratejik çıkarına hizmet etti?

İşte benim asıl itirazım burada.

6-7 Eylül’ü yalnızca “Türkler Rumlara saldırdı” cümlesine indirgemek de, “İngilizler yaptı” diyerek bütün sorumluluğu dışarıya atmak da tarihi basitleştirmektir.

*Asıl büyük soru şudur:*

Bir dış istihbarat servisi bir toplumu doğrudan yönetmek zorunda mıdır?

Hayır.

Bazen yapması gereken yalnızca doğru zamanda doğru bilgiyi dolaşıma sokmak, toplumun zaten var olan hassasiyetlerini harekete geçirmek ve içerideki aktörlerin birbirleriyle çatışmasını sağlamaktır.

Gerisini kalabalıklar yapar.

İşte bu nedenle 6-7 Eylül’ün en büyük dersi “Kim yaptı?” sorusundan önce,

“Bir toplum nasıl kullanılabilir hale getirildi ?” sorusudur.

Çünkü kalabalığın eline taş verenle, kalabalığı o taşı atmaya ikna eden aynı kişi olmak zorunda değildir.

Ve bazen tarihin en büyük operasyonları, insanların kendilerini tamamen özgür iradeleriyle hareket ediyor zannettikleri anlarda gerçekleşir.

Bugün 6-7 Eylül’ü anarken yapılması gereken şey yeni düşmanlar üretmek değildir.

Tam tersine, düşman üretme mekanizmasını anlamaktır.

CIA, MI6, Gladyo, kontrgerilla, derin devlet…

Bu kavramların her birinin tarihsel belgeleri ayrı ayrı incelenmelidir.

Kim neyi biliyordu?

Kim kimi yönlendirdi?

Hangi bilgi ne zaman yayıldı?

Kimlerin elinde örgütleme kapasitesi vardı?

Kalabalıklar nasıl taşındı?

Güvenlik bürokrasisi ne yaptı?

Kim olaylardan siyasi kazanç sağladı?

Ve en önemlisi:

Türkiye’nin birlik ve bütünlüğünü zayıflatan bir olayın sonunda kim güçlendi?

Tarihçi için asıl soru budur.

Çünkü Türkiye’yi parçalamak isteyenlerin her zaman Türkiye düşmanı bir kimlikle ortaya çıkmasına gerek yoktur.

Bazen en tehlikeli provokasyon, Türkiye sevgisinin diliyle yapılabilir.

İnsanlara “vatan için”, “bayrak için”, “millet için” sokağa çıkmaları söylenir.

Sonra aynı vatanın çocukları birbirine düşman edilir.

İşte o zaman kazanan ne Türk olur, ne Kürt.

Ne Alevi, ne Sünni.

Ne sağcı, ne solcu.

Kazanan, Türkiye’nin zayıflamasını isteyenler olur.

6-7 Eylül bize bunu öğretiyor.

Madımak bize bunu hatırlatıyor.

Başbağlar bize bunu haykırıyor.

Ve tarih hâlâ aynı soruyu soruyor:

*BİZİ BİRBİRİMİZE KIRDIRANLARIN KİMLER OLDUĞUNU MU TARTIŞACAĞIZ, YOKSA BİZİ NASIL BİRBİRİMİZE KIRDİKLARINI MI ÖĞRENECEĞİZ?*

Türkiye’nin ihtiyacı yeni bir düşman değil.

Türkiye’nin ihtiyacı hafızadır.

Çünkü hafızasını kaybeden toplumlar, başkalarının senaryolarında figüran olmaya mahkûmdur.

İstanbul Times - Mehmet Sebbah Yiğit