Bir tarih öğretmeni, öğrencilerine eski bir satranç tahtası gösterir ve şöyle der: “Satrançta kazanan, son hamleyi yapan değil; son hamleye giden süreci doğru okuyandır.”

Tarih de böyledir.

15 Temmuz’u yalnızca birkaç saat süren bir darbe girişimi olarak değerlendirmek, satranç tahtasına yalnızca son hamleden bakmaktır. Oysa her büyük kırılmanın öncesinde uzun bir hazırlık, derin bir gerilim ve çok katmanlı gelişmeler bulunur.

15 Temmuz’un üzerinden yıllar geçti. Tartışmalar ise hâlâ bitmedi. Kimileri yaşananları yalnızca iç siyasetin bir sonucu olarak yorumluyor, kimileri ise uluslararası dengelerin de dikkate alınması gerektiğini savunuyor.

Kesin olan bir gerçek var:

15 Temmuz gecesi yüzlerce insan hayatını kaybetti, binlercesi yaralandı. Türkiye Büyük Millet Meclisi bombalandı, kamu kurumları hedef alındı ve demokratik düzene yönelik silahlı bir kalkışma yaşandı. Bu olayların yaşandığı ve ağır sonuçlar doğurduğu tartışma konusu değildir.

Asıl tartışma, bu girişimin arka planının nasıl okunacağıdır.

Türkiye, sıradan bir ülke değildir. Karadeniz’den Doğu Akdeniz’e, Kafkasya’dan Orta Doğu’ya uzanan geniş bir jeopolitik alanda etkisi bulunan bir devlettir. Böyle bir coğrafyada yaşanan büyük gelişmelerin yalnızca iç dinamiklerle açıklanabileceğini söyleyenler olduğu gibi, uluslararası gelişmelerin de dikkate alınması gerektiğini düşünenler de vardır.

Darbe girişiminin ardından Türkiye, FETÖ yapılanmasının sorumluluğunu vurgulayarak uluslararası düzeyde girişimlerde bulundu ve örgüt elebaşı Fethullah Gülen’in iadesini talep etti. Buna rağmen süreç uzun yıllar sonuçlanmadı. Bu durum, Türkiye ile bazı müttefikleri arasında hukuki ve diplomatik tartışmaların yaşanmasına neden oldu.

Öte yandan uluslararası basında yayımlanan analizlerde de 15 Temmuz’un yalnızca bir güvenlik meselesi değil, Türkiye’nin dış politikası, bölgesel konumu ve uluslararası ilişkileri açısından önemli sonuçlar doğurduğu sıkça değerlendirildi.

Bütün bunlar tek başına herhangi bir iddiayı ispatlamaz.

Ancak önemli bir gerçeği hatırlatır:

Büyük olaylar, tek bir pencereden okunamaz.

15 Temmuz’u anlamak isteyenler; yalnızca o geceyi değil, öncesindeki siyasal atmosferi, Türkiye’nin bulunduğu jeopolitik konumu, uluslararası ilişkileri ve sonrasında yaşanan gelişmeleri birlikte değerlendirmek zorundadır.

Demokrasiye yönelik her müdahale, hangi gerekçeyle yapılırsa yapılsın, millet iradesini hedef alır. Bu nedenle 15 Temmuz üzerine konuşurken sloganlarla değil, tarih bilinciyle hareket etmek gerekir.

Sorulması gereken soru şudur:

Bir ülkenin hafızası, siyasi kamplaşmaların gölgesinde mi şekillenecek; yoksa doğrulanabilir olgular ve sağduyulu analizlerle mi?

Çünkü tarih, yalnızca yaşananları değil; yaşananlardan çıkarılan dersleri de gelecek nesillere taşır.

15 Temmuz’u anlamak, sadece geçmişi konuşmak değildir. Aynı zamanda, demokrasinin ve hukuk devletinin hangi şartlarda korunabileceğini düşünmektir.

Ve belki de en önemli ders şudur:

Bir milletin hafızası ne kadar güçlü olursa, geleceği de o kadar sağlam olur.