Bir ülke yalnızca yönetilerek ayakta kalmaz. Bir ülke, konuşarak, tartışarak, birbirini denetleyerek ve en önemlisi birbirine ayna tutarak ayakta kalır. Bu aynanın en kritik parçası ise muhalefettir.

Çünkü muhalefet, bir ülkenin sadece siyasi karşıtı değil; aynı zamanda vicdan hafızasıdır.

Bugün Türkiye’de bu hafızanın giderek bulanıklaştığı bir dönemden geçiyoruz. Sokakların sessizliği aslında sessizlik değil; ağırlaşmış bir hayatın, derinleşmiş bir geçim mücadelesinin ve çoğu zaman içe kapanmış bir çaresizliğin sesidir.

Ekonomi artık sadece rakamlardan ibaret değildir.

Kira, bir hanenin geleceğiyle eşdeğer hale gelmiştir.

Faturalar, yaşamın değil, sabrın sınandığı bir noktaya dönüşmüştür.

Asgari ücret, bir yaşam standardı değil, bir hayatta kalma hesabıdır.

Küçük işletmeler için ayakta kalmak artık büyümek değil, sadece kapanmamaktır.

Ve bütün bu tablo içinde toplumun sinir uçları incelmiştir.

Evlerin içinde yükselen gerilim, çoğu zaman ekonomik sıkışmışlığın görünmeyen yansımasıdır. İnsanlar yalnızca geçim sıkıntısıyla değil, bu sıkıntının getirdiği ruhsal yorgunlukla da mücadele etmektedir.

Artan boşanmalar, çoğu zaman bireysel değil; toplumsal bir baskının sonucudur.

Görmezden gelinen her ekonomik gerçek, bir evin içinde başka bir gerilim olarak geri döner.

İşte tam bu noktada siyaset devreye girmelidir.

Ancak siyaset, yalnızca iktidar üzerinden tanımlandığında eksik kalır. Çünkü demokrasilerde iktidar kadar muhalefet de sorumluluk taşır.

Muhalefet yalnızca eleştiren değil, aynı zamanda alternatif üreten bir akıldır.

Yalnızca itiraz eden değil, yön gösteren bir iradedir.

Yalnızca karşı duran değil, karşısında durduğu şeyin yerine ne koyacağını anlatan bir düşüncedir.

Dünyanın farklı demokrasilerine bakıldığında bu rolün daha net görüldüğü bir tablo ortaya çıkar.

Birçok ülkede muhalefet, sadece hükümeti eleştirmekle yetinmez; eğitimden sağlığa, ekonomiden dış politikaya kadar kendi çözüm mimarisini kurar.

Çünkü siyaset yalnızca eleştiriyle değil, teklif ile anlam kazanır.

Türkiye’de ise uzun zamandır siyasal dilin önemli bir bölümü, itirazın ötesine geçmekte zorlanmaktadır. Bu durum, toplumsal sorunların büyüklüğüyle kıyaslandığında daha da belirgin hale gelmektedir.

Çünkü toplum artık sadece neyin yanlış olduğunu duymak istememektedir.

Toplum, nasıl düzeleceğini de bilmek istemektedir.

Ve belki de en önemlisi, geleceğin nasıl kurulacağını görmek istemektedir.

Siyasetin en büyük sınavı da burada başlar.

Sadece bugünü eleştirmek değil, yarını kurabilmek.

Sadece hataları göstermek değil, alternatif bir yol açabilmek.

Sadece karşı çıkmak değil, yön verebilmek.

Bugün Türkiye’nin ihtiyacı olan şey, birbirini tüketen siyasi cümleler değil; birbirini tamamlayan düşünce sistemleridir.

Çünkü bir ülke yalnızca iktidarın gücüyle değil, muhalefetin üretkenliğiyle de büyür.

Ve hiçbir toplum, yalnızca şikâyet üzerine kurulu bir siyasal dil ile geleceğe yürüyemez.

Gelecek, eleştirinin değil; çözümün omu

İstanbul Times _ Mehmet Sebbah Yiğit