Bir şehrin caddeleri kalabalıksa, restoranlar doluysa, kafelerde boş masa bulmak zorlaşıyorsa o şehir gerçekten zenginleşiyor mudur ?
İlk bakışta cevap basit görünüyor: Ekonomik hareketlilik vardır, insanlar harcıyor, işletmeler kazanıyor, istihdam oluşuyor.
Fakat ekonominin biraz daha derinine indiğimizde başka bir soru karşımıza çıkıyor:
BU HAREKETLİLİĞİN NE KADARI ÜRETİMDEN, NE KADARI TÜKETİMDEN KAYNAKLANIYOR?
Çünkü tüketim ekonominin düşmanı değildir. Aksine modern ekonomilerin önemli bir bölümünü tüketim oluşturur. Hizmet sektörü, restoranlar, turizm, eğlence, finans, yazılım ve perakende milyonlarca insanın geçimini sağlar.
Dolayısıyla mesele kafelerin çoğalması ya da insanların dışarıda yemek yemesi değildir.
Asıl mesele, bir ekonominin tükettiğinden daha fazla değer üretip üretemediğidir.
Almanya bunun ilginç örneklerinden biridir. Hizmet sektörü güçlüdür; ancak ülkenin ekonomik kimliğinde makine, otomotiv, kimya ve yüksek katma değerli sanayi hâlâ önemli bir yere sahiptir.
Güney Kore ise daha çarpıcı bir örnektir. Birkaç nesil içerisinde yoksul bir tarım toplumundan teknoloji ve sanayi devine dönüşürken Samsung, Hyundai ve LG gibi küresel markalar ortaya çıkardı. OECD verileri de Kore’nin küresel değer zincirlerinde imalat ve teknoloji bağlantılarının ağırlığını ortaya koyuyor. (OECD)
Japonya’da da benzer bir hikâye vardır.
Bugün gelişmiş bir hizmet ekonomisine sahip olan Japonya’nın yükselişinde Toyota’dan Sony’ye, elektronik sektöründen robot teknolojilerine kadar uzanan üretim kültürünün büyük payı bulunmaktadır.
Burada önemli bir ayrıntı var:
GELİŞMİŞ ÜLKELER HİZMET SEKTÖRÜNÜ TERK ETMEDİLER; ÜRETİMİ YÜKSEK KATMA DEĞERLİ HİZMETLERLE BİRLEŞTİRDİLER.
Bugün bir otomobil sadece fabrikada üretilmiyor.
O otomobilin içerisinde yazılım var, yapay zekâ var, tasarım var, mühendislik var, veri var, lojistik var, finans var.
Yani modern ekonomide üretim ile hizmet artık birbirinin alternatifi değil.
ASLINDA BİRBİRİNİ TAMAMLIYOR.
Bu nedenle “fabrika mı, kafe mi?” sorusu eksik bir sorudur.
Daha doğru soru şudur:
KAFELERİMİZİ DOLDURURKEN FABRİKALARIMIZI, LABORATUVARLARIMIZI, TEKNOLOJİ ŞİRKETLERİMİZİ VE MARKALARIMIZI DA BÜYÜTEBİLİYOR MUYUZ?
Çünkü bir toplumun zenginliği yalnızca ne kadar tükettiğiyle ölçülmez.
Asıl mesele, tükettiği ürünün ve hizmetin ne kadarını kendisinin ürettiğidir.
Ekonomide “katma değer” kavramının önemi tam da burada ortaya çıkar. Bir ürünün ortaya çıkmasında emek, sermaye, teknoloji ve bilgi ne kadar yüksek bir değer oluşturuyorsa ekonominin kazancı da o ölçüde artar. OECD de katma değeri, üretimden ara girdilerin çıkarılmasıyla yaratılan değer olarak tanımlıyor. (OECD)
Bugün dünyanın rekabeti artık sadece fabrikalar arasında yaşanmıyor.
BİLGİYİ KİM ÜRETECEK?
TEKNOLOJİYİ KİM GELİŞTİRECEK?
MARKAYI KİM KURACAK?
VERİYİ KİM YÖNETECEK?
YAPAY ZEKÂYI KİM GELİŞTİRECEK?
Yeni dünyanın gerçek soruları bunlar.
Dolayısıyla tüketim toplumunu eleştirirken tüketimi küçümsemek de doğru değildir.
İnsanların daha iyi yaşaması, seyahat etmesi, dışarıda yemek yemesi, kültür ve eğlenceye para harcaması ekonomik gelişmenin doğal sonuçlarından biri olabilir.
Fakat tehlike, tüketimin bir yaşam biçiminden bir başarı ölçüsüne dönüşmesidir.
İnsanların sahip olduklarıyla değil, sahip olamadıklarıyla kendilerini eksik hissetmeye başladıkları noktada mesele ekonomik olmaktan çıkar; sosyolojik bir probleme dönüşür.
Daha büyük ev.
Daha pahalı otomobil.
Daha yeni telefon.
Daha gösterişli tatil.
Daha lüks restoran.
Ve bütün bunların sonunda insanın kendisine sorması gereken soru şudur:
BUNLARIN HEPSİNE SAHİP OLURKEN, GERÇEKTEN DAHA ZENGİN Mİ OLDUM?
Belki de çağımızın en önemli ekonomik tartışmalarından biri budur.
Çünkü üretim yalnızca fabrikada gerçekleşmez.
Bir öğretmenin yetiştirdiği öğrenci de üretimdir.
Bir bilim insanının geliştirdiği teknoloji de.
Bir mühendisin tasarladığı makine de.
Bir yazılımcının geliştirdiği algoritma da.
Bir girişimcinin dünyaya sattığı marka da.
Bu yüzden geleceğin güçlü toplumları yalnızca çok tüketen toplumlar olmayacak.
BİLGİYİ, TEKNOLOJİYİ, SANATI, MARKAYI VE YÜKSEK KATMA DEĞERİ ÜRETEBİLEN TOPLUMLAR ÖNE ÇIKACAK.
Kafelerin dolu olması kötü değildir.
Ama laboratuvarların boş olması düşündürücüdür.
Alışveriş merkezlerinin kalabalık olması ekonomik canlılıktır.
Ama gençlerin üretmek yerine yalnızca tüketmeyi hayal etmesi toplumsal bir sorudur.
Çünkü bir ülkenin geleceği, bugün kaç kişinin alışveriş yaptığıyla değil;
YARIN DÜNYAYA NE SATACAĞIYLA BELİRLENİR.
Mesele tüketmek ya da tüketmemek değildir.
Mesele, TÜKETİRKEN ÜRETMEYİ UNUTMAMAKTIR.
Ve belki de bugün hepimizin kendisine sorması gereken en sade soru şudur:
BİZ SADECE İYİ YAŞAYAN BİR TOPLUM MU OLACAĞIZ, YOKSA DÜNYANIN İYİ YAŞAMASINA KATKI SUNAN BİR TOPLUM MU?