Hayat bir yerden başlıyor. Belki cebinde beş kuruşu yok, belki kimse onu tanımıyor, belki bir gün insanların önünde konuşacağına, birilerinin imzasıyla kaderlerin değişeceğine, makam odalarının kapısının kendisine açılacağına kendisi bile inanmıyor. Ama içinde büyüttüğü bir hayali var. Bir yerlere gelmek istiyor. Güçlü olmak, zengin olmak, sözü dinlenmek, insanların kendisine saygı duymasını istiyor.ir adam düşünün…
Bir adam düşünün…
Buraya kadar her şey normal. İnsanın hayal kurmasında, yükselmek istemesinde, emek vererek bir makama gelmesinde ne kötülük olabilir ki?
Asıl mesele, insanın o makama nasıl geldiği ve oraya geldikten sonra neye dönüştüğüdür.
Çünkü bazı insanlar vardır, makamı kendilerine hizmet etmek için değil, başkalarına hükmetmek için isterler. Bazıları zenginliği huzur bulmak için değil, kendilerini başkalarından üstün hissetmek için ararlar. Bazıları liderliği insanlara yol göstermek için değil, insanların kendilerine muhtaç olduğunu görmek için isterler.
Ve işte insanın kendi içinde kaybetmeye başladığı savaş tam da burada başlar.
SHAKESPEARE’İN MAKBET’İ: BİR İNSANIN KENDİNE YENİLMESİ
William Shakespeare’in Makbet eserini her düşündüğümde, yalnızca bir kralın hikâyesini görmüyorum. Bir insanın hırsları karşısında nasıl küçüldüğünü, kendi elleriyle kendi felaketini nasıl hazırladığını ve bir zamanlar korktuğu şeytanlığa zamanla nasıl benzediğini görüyorum.
Makbet, bir kehanetin gölgesinde gelecekte kral olabileceğini öğrenir. Fakat o geleceğin kendiliğinden gelmesini beklemek yerine, ona kanlı bir yoldan ulaşmayı seçer. Kral Duncan’ı öldürür ve tahta geçer.
Bir makam uğruna işlenen ilk suç, son suçun kapısını aralar.
Makbet, tahta çıktığında huzura kavuşmaz. Tam tersine, kaybetme korkusunun esiri olur. Çünkü o makama hak ederek değil, ihanet ederek gelmiştir. Bir zamanlar kendisine engel olabileceğini düşündüğü insanları ortadan kaldıran adam, artık etrafındaki herkesi potansiyel bir düşman olarak görmeye başlar.
İşte hırsın insana kurduğu en büyük tuzak budur!
İnsan, ulaşmak için her şeyi göze aldığı makama ulaştığında özgürleşeceğini zanneder. Oysa o makama gelmek için çiğnediği değerler, bir gün kendi karşısına korku olarak çıkar.
Makbet’in trajedisi yalnızca cinayet işlemesi değildir. Asıl trajedisi, işlediği ilk suçun ardından kendisini durduramamasıdır.
Çünkü insan, yanlış yaptığında vicdanıyla yüzleşmek yerine yanlışını savunmaya başlarsa, her yeni yanlışını bir öncekinin üzerine inşa eder. Önce kendisine bir mazeret bulur, sonra o mazerete inanır. Ardından kendi yalanının içinde yaşamaya başlar.
Bir süre sonra artık yaptığı kötülüğün farkında bile olmak istemez.
Ve insanın kendi ruhuna karşı işlediği en büyük suç, kötülüğü normalleştirmesidir.
MAKAM MI İNSANI BÜYÜTÜR, İNSAN MI MAKAMI?
Bugün çevremize bir bakalım.
Bürokrat olmak isteyenler, siyasette yükselmek isteyenler, liderlik koltuğuna oturmak isteyenler, servet sahibi olmak için ömrünü tüketenler…
Elbette hepsi aynı değildir. Emek veren, hak eden, insanlara hizmet etmek isteyen, bulunduğu makamı bir sorumluluk olarak gören nice insan da vardır. Fakat bir de yükselmeyi hayatının tek amacı hâline getirenler var.
Öyle insanlar ki beraber yürüdüğü arkadaşını, kendisine destek olan dostunu, yıllarca omuz omuza çalıştığı insanı, makamın kapısı açıldığında bir anda unutabiliyor.
Dün kendisine yol açanların elini bugün bırakıyor. Dün birlikte mücadele ettiği insanları bugün kendisine rakip görüyor. Bir zamanlar kendisine güvenenleri, kendi geleceği için tehlike sayabiliyor.
Sonra da bütün bunları başarı diye anlatıyor.
Peki, soruyorum: Bir insanın yükselmesi için kaç insanın yere düşmesi gerekiyor? Bir insanın makam sahibi olması için kaç dostunu satması gerekiyor? Bir insanın lider olabilmesi için kaç insanın hakkını görmezden gelmesi gerekiyor?
Daha da acısı şu: Bir insan, kendisini o makama taşıyanlara ihanet ederek yükselmişse, yarın kendisine de ihanet edileceğinden neden korkmasın?
Çünkü insan başkasına yaptığı kötülüğün ihtimalini, bir gün kendisinin de yaşayabileceğini düşünmeye başladığında huzurunu kaybeder.
Bugün yanında duranların yarın karşısına geçebileceğini bilir. Bugün kendisine sadakat gösterenlerin, çıkarları değiştiğinde başkasına yönelebileceğini düşünür.
Ve böylece güvenmediği insanlarla çevrili bir hayat kurar.
İnsanların kendisine itaat etmesini ister ama onların kendisini gerçekten sevip sevmediğini hiçbir zaman bilemez.
İşte hırsın en acı bedeli budur: Herkese hükmetmeye çalışırken hiç kimseye güvenememek!
SUÇ İŞLEDİKÇE NEDEN DURAMIYORUZ ?
İnsan neden bir yanlışın ardından daha büyük bir yanlışa yönelir?
Neden bir kez yalan söyleyen, ikinci yalanı daha kolay söyler? Neden bir kez haksızlık yapan, zamanla haksızlığı kendisinin doğal hakkı gibi görmeye başlar? Neden bir makam uğruna ilk ihanetini yapan kişi, o makamı korumak için yeni ihanetlere ihtiyaç duyar?
Çünkü insan bazen kendi vicdanıyla hesaplaşmak yerine, vicdanını susturmanın yollarını arar.
İlk yanlışında rahatsızlık duyar. İkinci yanlışında kendisini savunur. Üçüncü yanlışında şartları suçlar. Sonra çevresindekileri, sistemin işleyişini, geçmişte yaşadıklarını ve kendisine yapılanları bahane eder.
Bir bakmışsınız, artık suçunu tartışmıyor; suçu neden işlemek zorunda kaldığını anlatıyor.
İşte burada insan, kendi kötülüğünün avukatı hâline geliyor.
Bir insanın sürekli suç işleyeceğini ya da her yanlışın mutlaka daha büyük bir suça dönüşeceğini söylemiyorum. Fakat insan, davranışlarının sorumluluğunu almaktan vazgeçtiğinde, kendisine sınır koyan vicdanını da zayıflatabilir. Her seferinde bir mazeret bulmak, bir sonraki yanlışı kolaylaştırabilir.
Ve bir gün öyle bir noktaya gelir ki, kendisini durdurabilecek tek şeyin ortadan kalkmasını ister: Vicdanının sesi!
Makbet’in korkuları da böyle büyür. Tahtı korumak için başvurduğu şiddet, onu daha fazla şiddete sürükler. Gücünü korumaya çalışırken insanlığından uzaklaşır.
Şimdi düşünün…
Bir bürokrat, görevini kaybetmemek için hakkı sahibine vermiyorsa…
Bir yönetici, koltuğunu korumak için kendisine bağlı insanların hayatlarıyla oynuyorsa…
Bir siyasetçi, iktidarını kaybetmemek için dün savunduğu değerleri bugün inkâr ediyorsa…
Bir iş insanı, daha fazla kazanmak uğruna kendisine güvenen insanları mağdur ediyorsa…
Bunların hepsi aynı hikâyenin farklı sahneleri değil midir?
İnsan, hırsının emrine girdiğinde yaptığı kötülüğü çoğu zaman kendi gözünde haklılaştırır. Kendisine göre başka çaresi yoktur. Kendisine göre herkes bunu yapmaktadır. Kendisine göre dünya zaten böyledir.
Oysa insanı insan yapan, herkesin yaptığı şeyi yapmak değil, herkesin yaptığı yanlış karşısında bile durabilmesidir.
ZENGİN OLMAK MI, ZENGİNLİĞİN ESİRİ OLMAK MI?
Bir başka hırs da zenginlik hırsıdır.
İnsan çalışsın, üretsin, kazansın, ailesine güzel bir hayat sunsun. Elbette bunların hiçbirinde yanlış yoktur. Fakat mesele, insanın ne kadar kazandığı değil, kazanmak uğruna neleri kaybettiğidir.
Bir ev daha, bir araba daha, bir makam daha, bir servet daha…
Peki, insanın içindeki o bitmeyen açlık ne zaman doyacak?
Daha fazlasını isteyen insan, bazen sahip olduklarının kıymetini bile göremez. Başını yastığa koyduğunda huzur bulamaz. Çünkü gözünü başkasının malına, başkasının hayatına, başkasının ulaştığı yere dikmiştir.
Kendi hayatını yaşamayı unutmuş, başkasının hayatını geçmeye çalışmaktadır.
Oysa bir insanın serveti büyürken vicdanı küçülüyorsa, bunun adına gerçek zenginlik denilebilir mi?
Bir insanın sofrası büyürken gönlü daralıyorsa, bir insanın çevresi kalabalıklaşırken dostları azalıyorsa, bir insanın adı daha çok duyulurken arkasından duyulan güven azalıyorsa, ortada bir başarı hikâyesi mi vardır, yoksa yavaş yavaş büyüyen bir felaket mi?
Bazen insanın en büyük yoksulluğu cebinde değil, ruhundadır.
KADERİ SUÇLAMAK, KENDİNDEN KAÇMAKTIR!
Beni en çok düşündüren meselelerden biri de budur.
İnsan kendi hırslarının peşinden gider, kendi kararlarını verir, kendi eliyle bir başkasının hakkına girer; sonra dönüp kaderi suçlar.
“Ben böyle olsun istemedim.”
“Şartlar beni buna mecbur bıraktı.”
“Hayat beni bu hâle getirdi.”
Peki, insanın hiç mi iradesi yoktur? Hiç mi durup düşünme imkânı yoktur? Hiç mi yaptığı şeyin bir başkasının canını yakacağını hesap edemez?
Elbette insanın hayatında kendi iradesini aşan şartlar vardır. Herkes aynı imkânlarla doğmaz. Herkes aynı adaletsizliklerle mücadele etmez. İnsan bazen ağır sınavlardan geçer. Fakat başımıza gelen her şeyi seçemememiz, verdiğimiz her kararın sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.
Kader inancı, insanın kendi yanlışlarını örtmek için kullanacağı bir perde değildir.
Bir insanın hakkını yiyorsanız, bunun hesabını vermek zorundasınız. Bir insanın güvenini istismar ediyorsanız, bununla yüzleşmek zorundasınız. Bir makam uğruna dostunuzu satıyorsanız, bunun sorumluluğunu taşımalısınız.
Kendi hırsıyla verdiği kararın bedelini başkasına ödetip sonra da kaderden söz etmek, insanın kendisinden kaçmasının en kolay yollarından biridir.
İnsan bazen Allah’ın takdirine sığınırken aslında kendi nefsinin arkasına saklanır.
Oysa insanın kendisine sorması gereken soru şudur:
Ben gerçekten mecbur muydum, yoksa kaybetmekten korktuğum için mi bunu yaptım?
İşte bu soruyu dürüstçe sorabilen insan, kendisiyle yüzleşmeye başlamış demektir.
LİDER OLMAK MI, KORKU SALMAK MI?
Bir insanın liderliği, kendisinden korkanların sayısıyla ölçülmez.
Gerçek lider, arkasından yürüyenlerin kendisine mecbur olduğu için değil, ona güvendiği için yanında durduğu insandır.
Fakat bazıları bir yere geldikten sonra etraflarındaki insanların kendilerinden daha başarılı olmasından korkmaya başlar. Bir zamanlar beraber çalıştığı insanın yükselmesini istemez. Bir başkasının takdir görmesini kendi gücüne tehdit sayar.
Kendisine bağlı insanların gelişmesini desteklemek yerine onları küçültür. Kendisine itiraz edilmesini ihanet kabul eder. Eleştiriyi düşmanlık, sadakati ise sorgusuz itaat zanneder.
Sonra çevresinde yalnızca kendisini alkışlayan insanları bırakır.
Bir süre sonra kimse ona gerçeği söyleyemez. Çünkü gerçekleri söyleyenlerin başına gelenleri herkes görmüştür.
İşte bir insanın gücünü kaybetmeye başladığı an, bazen en güçlü göründüğü andır.
Çünkü artık çevresinde doğruları söyleyenler değil, onun duymak istediklerini söyleyenler vardır.
Ve insan, kendisine söylenen yalanlarla kurduğu dünyada yaşamaya başladığında, gerçeklerle karşılaştığı gün büyük bir yalnızlık yaşayabilir.
Makbet’in trajedisinde de gücü koruma korkusu, onu daha fazla kan dökmeye iter. O, düşmanlarını ortadan kaldırdıkça güvende olacağını düşünür. Fakat her yeni şiddet, korkusunu biraz daha büyütür.
Bugün dünyanın farklı yerlerinde gördüğümüz iktidar mücadeleleri, savaşlar, servet kavgaları ve bitmeyen güç yarışları da insana aynı soruyu sorduruyor:
İnsan, sahip olduğu gücü neden başkalarının hayatını korumak için değil de kendi gücünü sonsuza kadar korumak için kullanmaya başlar?
Bir makamın ömrü vardır. Bir iktidarın ömrü vardır. Bir servetin, bir şöhretin, bir unvanın ömrü vardır.
Fakat insanın yaptığı iyilik de kötülük de başkalarının hafızasında yaşamaya devam eder.
DÜNYANIN BUHRANI, İNSANIN İÇİNDE BAŞLIYOR
Bugün dünyanın içine düştüğü buhranı yalnızca ekonomik krizlerle, savaşlarla, siyasi çatışmalarla açıklayabilir miyiz?
Elbette bunların her biri kendi gerçek sebepleriyle değerlendirilmelidir. Fakat bütün bu çatışmaların arasında insanın değişmeyen bir meselesi var: Sahip olma arzusu ile sahip olduklarını kaybetme korkusu.
Daha fazlasını istemek, daha güçlü olmak, daha zengin olmak, daha çok tanınmak…
İnsan bunların peşinden giderken kendi sınırlarını unutabiliyor. Başkasının hakkını kendi hedefinin önünde bir engel olarak görmeye başlayabiliyor.
Ve hırs, ahlakın önüne geçtiğinde insan yalnızca başkasına zarar vermiyor; kendi iç dünyasını da yaşanmaz hâle getiriyor.
Bir düşünün…
Bir zamanlar dürüstlüğüyle tanınan bir insan, makamını korumak için neden yalan söylemeye başlar?
Bir zamanlar dostluğa değer veren biri, yükselmek için neden dostunu feda eder?
Bir zamanlar adalet isteyen bir insan, güç eline geçtiğinde neden adaletten uzaklaşır?
Belki de insanın en büyük sınavı, sahip olmadığı şeylere ulaşmak değil, sahip olduğu şeylerin kendisini değiştirmesine izin vermemektir.
Çünkü insanın gerçek karakteri, yalnızca yoklukta gösterdiği sabırla değil, güç eline geçtiğinde gösterdiği tutumla da ortaya çıkar.
Kimse kendisine muhtaç değilken merhametli görünmek kolaydır. Asıl mesele, bir insanın kaderini etkileme gücüne sahip olduğunda adaletli kalabilmesidir.
Kimse seni eleştirmiyorken mütevazı görünmek kolaydır. Asıl mesele, herkes seni alkışlarken eleştiriye açık kalabilmektir.
Kimse senin makamına göz dikmiyorken dostluk kolaydır. Asıl mesele, bir başkasının yükselme ihtimali karşısında onun başarısına sevinebilmek, kendi çıkarınla başkasının hakkı arasında kaldığında adaletten yana durabilmektir.
İşte ahlak dediğimiz şey biraz da budur.
SON SÖZ:
Bir hikâyeyle bitirmek istiyorum.
Vaktiyle küçük bir kasabada, çok istediği bir makama ulaşmak için yıllarca mücadele eden bir adam varmış. O makama gelebilmek için dostlarının desteğini almış, kendisine inananların elinden tutmuş, birlikte yürüdüğü insanlara sözler vermiş.
Nihayet beklediği gün gelmiş. Makam odasının kapısı açılmış, adı kapıya yazılmış, insanlar kendisini ziyaret etmeye başlamış.
İlk günler mutluluğuna diyecek yokmuş.
Fakat günler geçtikçe başka bir şey hissetmeye başlamış. Birlikte yürüdüğü insanlardan biri başarılı olsa huzursuzlanıyor, bir başkası övgü alsa rahatsız oluyor, bir diğeri kendisine itiraz etse bunu tehdit sayıyormuş.
Önce bir dostunu uzaklaştırmış. Sonra bir başkasını. Ardından kendisine karşı gelebileceğini düşündüğü insanları susturmaya başlamış.
Her seferinde kendi kendine, “Makamımı korumak zorundayım.” diyormuş.
Yıllar sonra bir sabah makam odasına girmiş. Masasına oturmuş. Telefonu çalmamış. Kapısı çalınmamış. Bir zamanlar odasını dolduran insanlar artık ortalıkta görünmüyormuş.
Duvara asılı aynaya bakmış.
Bir zamanlar o makama gelmek için neler yaptığını hatırlamış. Kendisine destek olanları, kırdığı kalpleri, verdiği sözleri, susturduğu insanları…
Ve ilk kez kendisine şu soruyu sormuş:
“Ben bu makama geldiğimde ne olmak istemiştim, şimdi neye dönüştüm?”
Cevap verememiş.
Çünkü yıllar önce makamı kaybetmekten korkarken, farkında olmadan kendisini kaybetmiş.
İşte insanın en büyük yenilgisi budur.
Dünyanın en yüksek makamına çıkıp kendi vicdanının karşısında küçülmek…
Milyonların önünde güçlü görünürken kendi korkularının esiri olmak…
Herkesin kendisine saygı duymasını isterken, bir gün kendi aynasına bakmaktan kaçmak…
Belki de bugün hepimizin durup düşünmesi gereken mesele budur.
Bir gün o makamdan ineceğiz. Bir gün o servet başkasının eline geçecek. Bir gün adımızın önündeki unvanlar silinecek. Bir gün bizi alkışlayan insanlar başka insanları alkışlayacak.
Peki, bütün bunlar bittiğinde geriye ne kalacak?
Arkamızdan söylenen güzel bir söz mü, yoksa kırdığımız insanların sessizliği mi?
Bir çocuğun hayatına dokunmuş olmak mı, yoksa kendi yükselişimiz uğruna kaç insanın hayatını kararttığımız mı?
İşte Makbet’in asırlar öncesinden bugüne taşıdığı soru budur: İnsan, hırslarının peşinden giderken ne zaman kendisini kaybettiğini fark eder?
Belki de fark ettiği zaman çok geçtir.
Çünkü insan bazen bütün dünyayı kazanmak için yola çıkar ama sonunda kendi ruhunu kaybeder.
Unutmayalım: Hırs insanı bir yere kadar yükseltir. Fakat vicdanını kaybeden insan, en yüksek makama çıksa bile kendi içinde çoktan düşmüştür.