Bir gün bir adam, yasağı delmeden kazanç sağlamanın yolunu aramış. Kendisine, “Bugün balık avlamayacaksın” denilmiş. O da balıkları cumartesi günü kıyıda hazırladığı tuzaklara hapsetmiş, pazar günü toplamış.
Sonra da kendi kendine, “Ben cumartesi günü balık avlamadım ki!” demiş.
Ne güzel değil mi? Hem yasağı çiğne, hem de kendini haklı çıkaracak bir kılıf bul!
İnsan bazen başkasını kandırdığını zanneder. Oysa en büyük yalanı kendisine söyler.
KUR’AN’DAKİ SEBT KISSASI
Kur’an-ı Kerim’de A’râf suresinin 163-166. ayetlerinde anlatılan kıssa tam da bu anlayış üzerine düşündürür.
Deniz kıyısındaki bir yerleşim yerinin halkı, cumartesi günü balık avlama yasağıyla sınanır. Balıklar o gün sürüler hâlinde görünür, diğer günlerde ise gelmezdi. İçlerinden bazıları yasağı aşarak bu sınavı hileyle geçebileceklerini düşündüler. Kimi tefsirlerde anlatılan yöntem, balıkları cumartesi günü tuzaklara yönlendirip daha sonra toplamaktı.
Yani görünürde yasağa uymak, gerçekte ise yasağın özünü çiğnemek!
Kur’an, kendilerine yapılan uyarıları dinlemeyip sınırı aşmakta direnenlerin uğradığı ağır cezayı anlatır. Bakara suresinin 65. ayetinde de bu olay hatırlatılır ve onların maymunlara dönüştürülmesi bildirilir.
Bu kıssa yalnızca geçmişte yaşanmış bir olay olarak okunup geçilecek bir anlatı değildir. İnsanın hırsını, itaatsizliğini ve kendi çıkarı uğruna hakikati eğip bükme arzusunu da düşündürür.
PEKİ, BUGÜN NE DEĞİŞTİ ?
Bugün de ticarette hile yapanlar yok mu?
Malın kusurunu gizleyip müşterinin yüzüne gülenler, insanları kandırarak kazandıkları parayı başarı zannedenler, başkasının emeğini sömürüp kendilerini uyanık sananlar…
Peki ya bahis oyunları üzerinden insanların zaaflarını sömürenler? Faizi, kul hakkını, ahlaki sınırları kendi çıkarlarına göre yorumlayanlar? Bir tarafta dürüstlükten söz edip diğer tarafta işine geldiğinde bütün değerlerini bir kenara bırakanlar?
Bunların hepsini aynı kefeye koymak elbette doğru değil. Her meselenin kendi şartları, hukuki boyutu ve dini değerlendirmesi var. Ama hepsinin ortasında duran bir soru var:
İnsan, kendi çıkarı için doğruyla yanlışı yeniden tanımlayabilir mi?
Bugün bazı insanlar kurallara uymayı değil, kuralları nasıl aşabileceklerini düşünüyor. Haksız kazanç elde ediyor, sonra da kendisini savunacak bir gerekçe buluyor.
Vergiden kaçınmakla vergi kaçırmayı, ticari zekâyla ticari ahlaksızlığı, fırsatçılıkla dürüst kazancı birbirine karıştırıyor.
Sonra da “Ben işimi biliyorum” diyor.
Hayır efendim! Her kurnazlık zekâ değildir. Her kazanç başarı değildir. Her zenginlik de helalinden kazanılmış bir emeğin sonucu değildir.
İnsan, başkasını kandırarak kazandığı parayla kendisine bir hayat kurabilir. Ama o hayatın içine huzuru, güveni ve vicdanı koyabilir mi, işte orası ayrı mesele.
ASIL TEHLİKE, İNSANIN KENDİNİ AKLAMASIDIR
Beni asıl düşündüren, yanlış yapan insanın yanlışı savunması değil yalnızca. Yaptığı yanlışı bir erdem gibi anlatması!
Hileyi ticari zekâ, başkasının hakkını yemeyi fırsatçılık, insanları kandırmayı başarı olarak gören bir anlayışla karşı karşıyayız.
Kendi çıkarı söz konusu olduğunda bütün değerlerini bir kenara bırakan, başkasından dürüstlük beklerken kendisine her türlü istisnayı tanıyan insanlar…
İşte asıl çelişki burada!
Herkes kendisine göre bir ahlak anlayışı geliştirirse geriye ne kalır? Herkes kendi çıkarını haklı görürse adaletin, güvenin ve vicdanın anlamı ne olur?
Sebt kıssası bana şunu düşündürüyor: İnsan, yasağın etrafından dolaşarak kendi vicdanından kurtulamaz. Bir davranışın adını değiştirmek, onun mahiyetini değiştirmez.
Hileyle kazanılan para, adına ticari zekâ denildi diye temizlenmez. Başkasının hakkı, insanın kendisini haklı görmesiyle ortadan kalkmaz.
Ve insanın en büyük yenilgisi, başkasını kandırdığını sanırken kendi vicdanını susturmasıdır.
ÇÜNKÜ BAZEN İNSAN, KENDİ ÇIKARINA ÖYLE BİR ESİR OLUR Kİ DOĞRUYU YANLIŞTAN AYIRAN SINIRI BİLE GÖRMEZ.