İnsanın hayattaki en büyük yanılgılarından biri, zamanın hiç bitmeyecekmiş gibi yaşamasıdır.
Bugün var. Yarın var. Sonra konuşuruz… Sonra gideriz… Sonra ararız… Sonra özür dileriz… Sonra sarılırız…
Oysa insanın elindeki en değerli şey, aslında sahip olduğunu çoğu zaman fark etmediği zamandır.
Gün içerisinde saatlerce boş şeylerle oyalanıyoruz. Bazen bir telefon ekranının karşısında, bazen gereksiz tartışmaların içerisinde, bazen de hiçbir anlamı olmayan insanların ve meselelerin peşinde saatlerimizi harcıyoruz. Sonra da “Vakit nasıl geçti?” diye şaşırıyoruz.
Asıl mesele zamanın geçmesi değil.
Asıl mesele, biz zaman geçerken ne yaptık?
Victor Hugo’nun Bir İdam Mahkûmunun Son Günü eserindeki o mahkûmu düşündüğümde bunu daha iyi anlıyorum. Ölüm yaklaşınca insanın dünyaya bakışı değişiyor. Bir dakika, bir bakış, bir ses, bir dokunuş… Daha önce sıradan görünen şeylerin hepsi bir anda paha biçilemez oluyor.
Çünkü insan kaybetmeye yaklaştığında değer vermeyi öğreniyor.
Ne acı değil mi?
Hayattayken kıymetini bilmediğimiz insanların, zamanların ve anların değerini çoğu zaman onları kaybetme ihtimali ortaya çıktığında anlıyoruz.
Bir babanın çocuğuyla geçireceği bir saat…
Bir annenin evladıyla yapacağı bir konuşma…
Eşimizle içeceğimiz bir kahve…
Bir dostun telefonunu açıp “Nasılsın?” demek…
Bunların hiçbirinin garantisi yok.
Biz ise hayatı sürekli erteliyoruz.
Sonra konuşuruz.
Sonra gideriz.
Sonra buluşuruz.
Sonra söylerim.
Peki ya o “sonra” hiç gelmezse?
Belki de insanın kendisine sorması gereken en önemli soru budur.
Bugün hayatımızdan geçen kaç dakikayı gerçekten yaşadık?
Kaç dakikasında gerçekten sevdik?
Kaç dakikasında gerçekten dinledik?
Kaç dakikasında karşımızdaki insanın gözlerine baktık?
Kaç dakikasında çocuklarımızın büyüdüğünü fark ettik?
Çünkü zaman sadece saatten ibaret değil.
Zaman, hayatın kendisi.
Ve zaman geçtikçe aslında hayatımızdan bir parça eksiliyor.
Bazen bir saati boşa harcadığımızı düşünüyoruz. Oysa boşa giden sadece bir saat değil. Bir daha geri gelmeyecek olan hayatımızın bir parçası.
Belki de bu yüzden zamanı yönetmekten önce zamanın kıymetini bilmek gerekiyor.
Çünkü insan zamanın sahibi değil.
Sadece emanetçisi.
Ve bir gün, geriye dönüp baktığımızda elimizde ne kadar para olduğundan, ne kadar makamımız olduğundan, kimleri geçtiğimizden çok daha önemli bir şey kalacak:
“Ben hayatımı gerçekten yaşadım mı?”
Bence insanın kendisine sorması gereken en ağır soru bu.
Çünkü ölüm yaklaşınca herkes zamanın kıymetini biliyor.
Asıl mesele, ölüm gelmeden anlayabilmek.
Bugün hâlâ vaktimiz varken…
Sevdiklerimiz yanımızdayken…
Çocuklarımız henüz bizi beklerken…
Bir dostumuz hâlâ telefonumuzu açarken…
Hayat bize hâlâ “sonra” deme fırsatı vermemişken…
Belki de artık bazı şeyleri ertelememek gerekiyor.
Çünkü bazı “sonra”lar vardır ki insan ömrünün en büyük pişmanlığı olur.
Ve zaman, hiçbir pişmanlığı geri çevirecek kadar merhametli değildir.