BAKAN FATMA ŞAHİN konuşmasında ;

“İnsanı sosyal politika alanında geliştirmek büyük bir sabır,  emek ve gayret ister. Bir taraftan kadını birey olarak geliştirip ,fırsat eşitliği sağlarken diğer taraftan da kadınımızın sorunlarına çözüm bulmak için eşdeğer bir çalışma içindeyiz. Toplumsal aydınlanma ,yasal okuryazarlığın arttırılması ve zihinsel dönüşüm bu çalışmalarla olacaktır.Değişim kendiliğinden olmaz.Değişimin gücünü gösterebilmek için bu toplantıları çoğaltmamız gerekiyor.

Kadına yönelik şiddetin bir insan hakları sorunu olduğunu gördüğümüz , 8 Mart’ta çıkarttığımız şiddetle mücadele yasasına baktığımızda ; insanlara , gönüllerdeki kelepçeleri, vicdanlardaki kelepçeleri, merhamet kelepçesini  takmış olsak, hiçbir kelepçeye gerek kalmaz. Kadın  ve erkeğin birbirinin tamamlayıcısı olduğunu ve ikisinin de, bu dünyanın geleceği için olmazsa olmaz olduğunu gördük.

 Biz kadın hakkı ile aile hakkını birbirinden ayırmıyoruz.Güçlü kadın zayıf  aile demek değildir, güçlü aile de zayıf  kadın demek değildir.Biz kadınıyla erkeğiyle herkesin birey olarak güçlendiği bir aile modeli için çalışıyoruz. Muhafazakar demokrat bir partiyiz.Muhafazakar kimliğimizle bizi biz yapan değerlere sahip çıkacağız ,demokrat kimliğimizle de toplumsal değişimle , kadınların toplumsal sorunlarını çözebilme iradesini koyacağız. Bu ülkenin geleceği için kadın haklarının güçlenerek devam etmesi gerekiyor. Altı aylık uzun bir çalışma sonucunda kadın ve aile için çalışmalar yaptık. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı olarak biz; önce büyük şehirlerde , sonra toplumun bütün kesimlerini kuşatacak şekilde çalışmalarımıza devam edeceğiz. Bu sorun yanlızca ülkemin kadınlarının sorunu değil ,dünya kadınlarının sorunudur.Biz tüm dünyaya örnek olacağız.

Kol kırılsın yen için de mi kalsın? Bu zihinlerin değişmesi için, kadın ve erkek hakkının birlikte çoğaldığı güçlü bir Türkiye için elele vereceğiz. Bunun için , 74 milyonun bilincinin yükselmesi, farkındalığının artması gerekiyor. Hepimizin insan hakkına saygılı davranmayı öğreneceğimiz bir zihinsel dönüşüm gerekiyor. Zihinsel dönüşüm zordur,zaman alır. Bu sebeple özellikle Diyanet İşleri’yle ,Milli Savunma Bakanlığı’yla, Genelkurmay’la , Jandarma’yla, Sağlık Bakanlığı’yla,  Adalet Bakanlığı’yla yaptığımız protokollerle bir eğitim seferberliğini önemsiyoruz.Bu çalışmalarda en büyük desteğimiz sizlersiniz. Kadın değişime inanırsa ve etkin olursa, değişim çok daha kolay olur.”dedi.

EMEL ANAR,

“Şiddet, bir insan hakları ihlalidir. Şiddet sadece kadın sorunu değil, bir toplumsal sorundur. Şiddet türleri içinde en yaygın görüleni kadına yönelik şiddet ve aile içi şiddettir. Daha da vahimi her yıl 4 milyon kadın hayatını şiddet yüzünden kaybetmektedir. Türkiye’de her üç kadından biri mutlaka şiddet görmüştür. Bize asıl zarar veren başımıza gelenler değil , onlara göstermediğimiz tepkilerdir. Şiddet bir kader değildir. Genellikle kadınlar sığınma evlerine fiziksel şiddetten kaçmak için geliyorlarsa da onları asıl oraya getiren, duygusal şiddettir.” dedi.

İLKİM ÖZ

“Şiddetin toplumdaki travmasını anlatırken önce bireyden başlamak gerekir. Herbir bireyin psikolojisinin 0-6 yaşlarında oluştuğunu düşünürsek, kız çocuklarımızın tüm aile fertlerinden gördükleri  şiddetle, kişiliklerinde küçük yaşlarda, çok büyük örselenmeler olduğunu görürüz.”dedi.

Şiddet konusunda farklı bir boyuta da değinen psikolog ÖZ , “Çocuk gelinlerimiz konusunda dünya sıralamasında Gürcistan birinci, Türkiye ikinci sırada yeralıyor. Kızlarımız çok küçük yaşta evlendirilip, çok küçük yaşta anneliği yaşıyorlar. Henüz kendileri çocukken, çocuk yetiştirmeye çalışıyorlar. Toplumumuzu bireyler oluşturuyor ve bu kızlarımızın psikolojisi de topluma yansıyor. Kadın xx kromozomdan dolayı , depresyona daha eğimli ve  annelerini rol model alan kız çocuklarının da anneleri gibi depresyona girme oranları çok yüksek. Bununla birlikte ,annesinin şiddete maruz kaldığını gören kızlarımızda, evlilik fobisi de gelişmekte.”dedi.

YADİGAR GÖKALP

 “İş yerinde psikolojik taciz anlamına gelen ve caydırma amacıyla genellikle kadınlara uygulanan birtakım şiddete mobbing denir. Kişinin yaptığı işi beğenmeme, küçük düşürme, mantıksız görevler verme, alçaltıcı sıfatlar takma, yok sayma, itham ve iftira, değişik şekillerde rahatsız etme ve saldırıya dönük fiziksel davranışlar mobbing kapsamına girer. Genellikle mobbing, kendisinden başarılı olunmasına tahammülü olmayan kişiler tarafından , duygusal zekası yüksek olan kişilere uygulanır. Uzun süreli mobbinge maruz kalmak kişilerde çeşitli psikolojik ve fiziksel rahatsızlıklara yol açabilir.” dedi.

ABDULLAH ABDULKADİROĞLU

“ Şiddetin oluşumunda da, yokedilmesinde de medyanın rolü vardır. Medya olarak şiddeti kendimiz oluşturuyor ve kendimiz önlemeye çalışıyoruz. Medyada şiddetin; bir haber yönü, bir de dizilerde gösterilen yönü var. Dizilerde dayak yiyen kadın rolü yaygın görülüyor. Topluma, şiddet gören kadının o şiddetle yaşaması gerektiği empoze ediliyor. Senaryoların kadının arkasında koruyucu devletin olduğunu gösteren şekilde değişmesi gerekiyor. Bunun yanısıra genellikle  kadın cinsel obje olarak gösterilip,onların şiddete maruz kaldıkları konusu işleniyor.

Şiddet yanlızca fiziksel şekilde olmaz. Avrupa  Parlamentosu’nda, Avrupa Birliği Ülkeleri Dünya Emekçi Kadınlar Günü nedeniyle yapılan  konuşmada konu; eşit işe eşit ücret idi. Kadınlar Avrupa’da bu zamana kadar aynı işte çalışmalarına rağmen erkeklerden % 17 daha az para kazanıyorlarmış. Kişiye hakkının verilmemesi de bir çeşit şiddettir.

Şiddet duygusu kadında da erkekte de vardır. Fakat kadınlardaki şiddet daha ziyade koruma, savunma güdüsüyle ya da tepki şeklinde olandır. Şiddet eğilimindeki erkekleri eğitmek hayvanları eğitmekten daha zordur.”dedi.

 MERVE KAVAKÇI

“2010 Dünya Cinsiyet Uçurumu Raporu’na baktığımızda, Türkiye Cumhuriyeti’nin 136 ülke içinde 126. sırada olduğu gösteriliyor. Tarihimize bakıldığında ise kadınlarımıza haklarının 1920’lerde verildiği görülüyor. 2010 senesinde kadınlarımızın çeşitli indeksler gözönüne alındığında 126. sırada olduğu görülünce bir öz eleştiri yapmak gerekiyor. Bu ülkede temel haklar çerçevesinde düşününce insanların inançları doğrultusunda yaşayamaması ve evlatlarını inançları doğrultusunda yetiştirememesi en büyük şiddettir. Rejim itibariyle batıya bakınca, laikliği aldığımız Fransa’da bile böyle bir uygulama yok. Fransa dini eğitimi özel okullara bırakmış durumda. Fransa’da geçtiğimiz 10 yıl içinde, görünen dini sembollerin kamusal alanda bulunmaması kanunu geçirildi. Bu da sadece kamusal alandaki devlet okullarını kapsıyor. Özel okullar vasıtasıyla çocuklara din eğitimi vermek isteyenler için bir uygulama alanı bırakılıyor. Bu yahudi bir kadının takması gereken kippa olabilir ya da müslüman bir kadının örtmesi gereken  başörtüsü olabilir. Bizde böyle bir alan yok.”dedi.

                               
İstanbul Times Haber Merkezi / ANKARA  Neşe ÖZCAN