banner175

Yaşadığımız bu dünyada geçmişten bugüne kadar geçen zaman diliminde yapılan bütün büyük savaşların arkasında savaşa sebep olan ve onları yönlendiren ve bütün devletlerin içinde “GİZLİ – GÖLGE VİRÜS” gibi servetine servet katan sistematik bilimsel çalışan şeytani bir yapı var. Bunlar kendilerini seçilmiş olarak gören ve vaat edilmiş topraklara ulaşmak için her şeyi mubah sayan bir yapı ile karşı karşıyayız. “SAHİP OLMAK HİÇ BİR ŞEY, KORNTROL ETMEK HERŞEY” diyerek bugün insanlığa soykırım yaparak “KORONA” olarak karşımızda duruyor. Şimdi komplo teorisi diyenleri duyar gibiyim fakat anlattıklarıma bir göz atmanızı öneririm. Karşımızda ne olduğumuzu bilmeden tedavi edemeyiz. “KORKU VE ALGI YÖNETİMİ” insanları uzaktan kumanda gibi yönetiyorlar. Ne yazık ki dünyayı yönetenler sınıfta kaldı mı desek yoksa onlara hizmet eden kuklalara mı dönüştüler… İyi okumalar;

Bugün yaşadıklarımıza örnek olması açısından geçmişte Brezilya “ZİKA VİRÜSÜ” ile 1956 yılında AMERİKAN ORDUSU, sıtma mikrobu taşıyan sivrisinekleri GEORGİA`nın Savannah ve Flarida`nın Avon Park Bölgesine bıraktılar. Her deneyin sonunda, kendilerini, kamu sağlığı görevlileri olarak tanıtan ordu ajanları, mikrobun, kurbanlar üzerindeki etkilerini incelediler. Bu mikropların geliş yeri; BİYOLOJİK HARP 731. MANÇUNYA BİRLİĞİ`nin çalışmalarındandır. Buradan türeyen çeşitli virüsler ve hastalıklar evrimleşerek bugünkü hastalıklara kaynak olmuşlardır. İkinci dünya Savaşı`nın ardından 731. MANÇUKYA BİRLİĞİ`nin çalışmaları adeta diğer ülkeler tarafından yağmalanmıştır. Rusya ve Amerika gibi ülkeler savaştan birkaç yıl sonra çok ilginçtir kendilerine ait biyolojik çalışma labaratuvarları kurmuşlardır. Bu tesiste çalışan doktorlar çok daha sonradan serbest kalmış çoğu da yargılanmamıştır. Zika virüsü yani “SARI HUMMA” hastalığının evrim geçirilmiş halidir. Adına “ZİKA” koymalarının nedeni Brezilya`daki ormanlarda olan sivrisinek türüne bu virüsün enjekte edilmesindendir. Geçenlerde Türkiye`de bir bölgeye yukarıdan atılan ve o yörenin insanlarının bulduğu böcekleri hatırlatırım. Bakalım ileride nereye evirilecekler. Görünüşte virüsü bulaştıran bu sivrisinek fakat sivrisinek bu virüsü nereden aldı? Bir gün insanlık bu sorunun cevabını aradığında karşılarına KÜRESEL SERMAYE BARONLARI NÜFUS AZALTMA PLANINI “TEK DÜNYA HÜKÜMDARLIĞINI VE SEÇİLMİŞ IRKIN” kontrolünde kendine köle olarak çalışmalarına izin verilen insan olarak görmediği “GOİMLERE” yaşama lütfü vererek kendi şeytani nüfus soykırımını hayata geçiriyorlar.

Yakın geçmişte TÜRKİYE genelinde kene olayları ile karşı karşıya kalmıştır. Keneden ölen insanlarımızı hatırladığınızı duyar gibiyim. Kene normalde doğal yapısı itibariyle insana ve hayvana asalak gibi bağlanarak yani kan emmekten başka bir zarar vermemektedir. Kene yalnızca hayvana yapışan bir canlıdır. İnsana binde bir yapışır. İnsana yapıştığına ise herhangi bir virüs veya hastalık bulaştırmamaktadır. Fakat genetiği değiştirilmiş DNA`sıyla labaratuvar ortamında adeta bir canavara dönüştürülmüş ve insana saldıran müthiş bir biyolojik silaha dönüştürülmüştür. Amaçta Türk Turizmine ve TÜRK HALKINA vurulan bir büyük darbeydi. Aynı zamanda “KORKU PARANOYASI” yaratılmıştı. Hatta bir dönem Güneydoğu bölgesinde dağlık alanda yaralı bir “PELİKAN”`ı bulan bir çoban iyileştirmek isterken pelikanın üstüne monte edilmiş bir “YONCA” bulunmuştur. İstihbarat birimlerimizin yaptığı açıklama daha ilginçti. Pelikanın üstünde çıkan yonca “ÇİP İSRAİL” menşeli idi. Yapılan diplomatik görüşmeler pelikan üstündeki çipin İsrail tarafından takıldığı doğrulandı. Peki, amaç meydi? İsrail resmi kanalların açıklaması göçebe kuşların yaşam formlarını incelemek, doğada ki hayvanların teorik olarak tabiattaki düzenini incelemekmiş. Ben de yedim değil mi? O halde pelikanın Güneydoğu bölgesinde ne işi var? Gerçekten pelikanın geçiş güzergahı mı? Yoksa Güneydoğu`da dağlık alanda ASKERİ ÜSTLERİMİZİ mi tespit ediyorlardı?

İşte bugüne geldiğimizde BİYOLİJİK SAVAŞ –CORONA OLARAK KARŞIMIZA ÇIKIYOR.

Karşımızdaki gölge gizli güç “DEVLETLERİ birbirine düşürürken, parayı, altını, petrolü, tarımı, su kaynaklarını, teknolojiyi kontrol ederek “TEK DÜNYA HÜKÜMDARLIĞINI” CORONA ile ilan ediyor.”

1973 yılında Brzezinski Columbia Üniversitesi’nde Rus Çalışmaları Merkezinde profesörken; Rockefeller Vakıfları’ndan yüklüce bağış alıyordu. Brzezinski çok yakın bir zamanda yazdığı kitabında kapalı kapılar ardında yapılacak toplantılarla Amerikan şirket ve bankalarının Avrupa, Kuzey Amerika ve Japonya’daki elit iş çevreleri ile birleşmesini öneriyordu.

Brzezinski’nin kişisel görüşleri geleneksel Amerikan demokrasi ve özgürlük fikirleriyle örtüşmekteydi. Az bilinen kitabı “İki Çağ Arasında: Amerika’nın Teknotronik Dönemdeki Rolü”nde “yönetici elit”`ten bahsetmiş, açık açık toplumu egemen bir elit tarafından yönetilmesi, icabında bu elitin gelişmiş en son teknikleri kullanarak halka etki ederek kontrol ve gözetimi sağlaması gerekliliğini belirtiyordu.

Brzezinski, David Rockefeller tarafından ”Üçlü Komisyon”un (Trilateral Comission) başına getirilmişti.

Amaçları, Rockefellerlerın tasarladığı, yine bir komisyon üyesi olan George H.W Bush’un sonradan söylediği gibi ”Yeni Dünya Düzeni”ni kurmaktı. Bunu da 90’lardan itibaren “küreselleşme” diye adlandırdığımız yöntemle yapmaya başladılar.

Bu konudaki ilk makale Harvard profesörlerinden Samuel Huntington tarafından “Medeniyetler Çatışması” isimli kitapla kaleme alındı. Bush yönetimi teröre karşı açtığı savaşları hep bu Medeniyetler Çatışması kitabına dayandırmıştı. 1975’te Huntington’ın kullandığı başlık “Demokrasi Krizi”`ydi.

Hungtington uyarmaya devam etti: “Verimli bir demokratik siyasi sistem, genellikle bazı birey ve gruplara karşı duyarsızlığı ve müdahale etmemeyi gerektirir. Gizlilik ve hile hükümetin

özelliğidir.”

Özelleştirme ve serbestleştirmeler de bu komisyonların hükümetlere önerdiği akıllardandı. Hükümetteki bütün serbestleştirme ve özelleştirmeler Rockefeller tarafından özenle seçilmiş olan, Üçlü Komisyon kurucularından Jimmy Carter zamanında başlamıştı. Acaba bizim Türkiye`de yöneticiler ne yaptı dersiniz? Bu sorunun cevabını size bırakıyorum.

Kissinger ve Gıda Politikaları :

1973’te Kissinger ABD’nin tüm dış politika kontrolünü kendi eline almak için girişimlere başladı. Hem Dışişleri Bakanı hem de Başkan’ın ulusal güvenlik danışmanı olarak Kissinger, gıdayı petrol jeo-politikasıyla beraber ön sıraya koydu.

Yiyecek, savaş sonrası ABD’nin dış politikasıyla, soğuk savaşın başlangıcında stratejik bir rol oynadı.

“Barış için yiyecek” (Food for peace (P.L 480) gibi iyi programlarla bunu maskelemeye ve janjanlı ismi olarak dünyaya lanse ettiler.

Bu gerçek durumu, yani artık Amerikan tarım endüstrisinin aile işi olmaktan küresel şirket tarımcılığına dönüşümünü örtmeye çalışan bir kılıftı.

”Petrolü kontrol edersen ulusları kontrol edersin, yiyeceği kontrol edersen insanları kontrol edersin.”

”Batı’da bir ayırma söylentisi artmakta. Eğer ABD alıcı ülke dağıtımlarda iyileştirme ya da nüfus kontrolü yapmazsa herhangi bir yardım gönderilmeyecektir. Bu gaddarca bir yöntem olabilir ama geniş çaplı bir etki bu şekilde sağlanabilir. Bu ayrım durumu bazı politik imtiyazlar doğurabilir. Washington kendini yardım etmeye mecbur hissetmeyebilir. Yiyecek bir silahtır ve bizim müzakere çantamızdaki araçlardan biridir.”

“Roma’dayken…”

1972’de dünyada ender görülen bir kıtlık yaşandı. Rezervlerde 209 milyon ton (66 günlük) tahıl vardı.

1974’te bu oran 25 milyon tona düştü (37 günlük).

1975’te ise 27 günlük rezerv ölçülmüştü.

Sorun tahılın olmaması değil, tamamının Amerikan şirketlerinin elinde olmuş olmasıydı. Bu da yiyeceği Kissinger için bir silah haline dönüştürüyordu.

Ticaret devleri kasıtlı olarak piyasayı hile ile yönetip fiyatları yükseltiyorlardı. Bunu da sadece Cargill (bu bizim BURSA`daki yasalara uygun olmadan kurulan devasa tarım şirketi değil mi?ve Continental Grain biliyordu. (bu bizim CARGİLL hani BURSA`daki yasalara uygun olmadan kurulan devasa tarım şirketi değil mi?) Pennsylvania Tarım Bakanı James McHale’de makul bir uluslararası gıda politikası belirlenmesi amacıyla Roma Konferansı’na katılmıştı. Konferansta dünya rezervlerinin %95’ini altı büyük şirketin elinde bulunduğunu belirtti. (Cargill, Continental Grain, Cook Industries,Dreyfus, Bunge Company ve Archer-Daniel Midland)

Vaşington’la bu 6 dev şirketin bağlantısı, Kissinger’ın ”yiyecek silahı”nın kalbiydi.

Gelecek on yılda yaşananlar, Lavinec’in uyarılarının da ötesine geçmişti. ABD ise küresel gıda pazarını bu şirketlere göre şekillendirip, “GEN DEVRİMİ” için zemin hazırlıyordu!

20 yıl süresince hiçbir grup Rockefeller ailesi ve Rockefeller Vakfı’nda daha belirleyici ir rol üstlenmemişti.

Daha açık bir ifadeyle, geleneksel çiftçilik anlayışı yoldan çekilmeli ve dev şirketler kendi egemenliklerini kurabilmelidir!

Daha fakir ya da az gelişmiş bir ülke, kapılarını ithal yiyeceğe ve yüksek miktarda ABD ürünlerine açtığında sonuçları, Pearce ve Cargill’in çok iyi bildiği gibi tahmin edilebilirdi.

İktisatçı J.W Smith’e göre:

“Tarlalar ne kadar mekanize edilirse o kadar yüksek oranda ve üçüncü dünya ülkelerinden bile ucuza ürün elde edilebilir. Ucuz yiyecek, Üçüncü Dünya ülkelerine verildiğinde ya da satıldığında onların yerel tahıl ekonomisi yıkıma uğrayacaktır. Eğer fakir ve işsiz üçüncü dünya ülkeleri kendi topraklarına sahip çıkıp endüstriyel araçlara erişebilirse ve ucuz ithalattan korunurlarsa yüksek protein ve kalorili tahıllar ekebilirler ve kendilerine yetebilir hale gelirler. Topraklarını ekmenin ve işsizlere iş imkânı vermenin maliyeti neredeyse hiç yok.”

TÜRKİYE`yi yönetenler milli üretimi ve fabrikaları korumuşlardır değil mi? Ne de olsa halkımıza hizmet ediyorlar, çok uluslu şirketlere değil değil mi? Bu sorunun cevabını da size bırakıyorum. Her halde tohumlarımıza sahip çıkıyorlardır değil mi?

Böylesine duyarlı bir seçeneğe müsaade edilemezdi. Nixon yönetimi gelişmekte olan ülkelerdeki tarımı bitirmek için adeta ilan edilmemiş bir savaş yürütülüyordu.

”Silah Olarak Yiyecek”

Cargill’i ve diğer devletlerin de desteğiyle Kissinger, yiyeceği silah olarak gören, saldırgan bir diplomasi uygulamaya başladı. Rus ”tahıl soygunu” olayı da bu diplomasinin bir parçasıydı.

Kİssinger’ın bu konudaki sloganı,

“DOSTA ÖDÜL, DÜŞMANA CEZA”`ydı!

Kissinger’ın ”yiyecek silahı”nın yeni hedefi Şili’ydi. ABD’nin Şili’ye yaptığı diğer yardımlar gibi bu da sosyalist Salvador Allende hükümetinin göreve gelmesiyle ve yeni reformların devreye sokulmasıyla kesilmişti. Yardımların kesilmesi emri Kissinger tarafından verilmişti.

Askeri diktatör AugostoPinochet’in iktidara gelmesiyle yardımlar tekrar başlatıldı. Sakın “2019`un VENEZUELLA ile karıştırmayın 1973 yıllarından bahsediyoruz. 1973’te yiyecek Allende’yi devirmek için önemli bir araç olmuştu. Darbe CIA, Dışişleri Bakanlığı ve sağ görüşlü zengin arazi sahipleri tarafından desteklenmişti. Toprak sahibi zenginler, üretimi sabote ederek Şili’nin ithalatını zorlaştırmış, dış rezervlerini tüketmişti. Sonradan yaşanan kıtlık orta sınıfı memnuniyetsiz etmişti. Allende’nin yiyecek için istediği krediler Tarım Bakanlığı yetkisinde olmasına rağmen Dışişleri Bakanlığı tarafından reddedilmişti. İçerdeki hainleri görüyor musunuz? Her halde bizim ülkemizde böyle yöneticiler ve liderler yoktur değil mi? Bu sorunun cevabınıda okuyucularıma bırakıyorum.

1973 askeri darbesinden sonra Şili’ye yardım olarak verilen ABD yiyeceği piyasada satılmaya başlandı. Ama bu da yüksek enflasyon ve alım gücünün hasara uğramasından dolayı bir işe yaramadı. Askeri cunta bu işten en karlı çıkan taraftı. Çünkü gıda yardımı sayesinde ödeme dengeleri kolaylaşmış, askeri harcamalar serbest kalmıştı. Şili o sırada ABD’den en çok silah alan ülkeler arasında 9. sıradaydı.

1948’de Soğuk Savaş ısınırken ABD, NATO’yu kurarken, Sovyetleri önleme politikalarının mimarı George Kennan, Dışişleri Bakanlığına gizli bir not yazmıştı:

“Biz dünya nüfusunun % 6.3’ünü oluşturuyoruz ama zenginliğinin yarısına sahibiz. Bu farklılık özellikle bizler ve Asyalılar kadar büyük. Böyle bir durumda kıskanılma ve gücenilme gibi bir durumda olamayız. Gelecek dönemdeki asil görevimiz, ulusal güvenliğimize bir zarar getirmeden bu farklılık durumunu sürdürebileceğimiz bir ilişki kalıbı tasarlamaktır. Bunu yapmak için de tüm duygusallık ve hayallerden uzak durup dünyanın her yerindeki ulusal hedeflerimize odaklanmalıyız. Kendimizi çıkarlarımızdan fedakârlık ederek dünyanın iyiliği için lüksümüzden vazgeçeceğimiz konusunda kandırmamıza hiç gerek yok.”

Rockefeller ve Rockefeller Nüfus Konseyin amacı 1939 yıllarından beri Dünya nüfusunun azaltılması ve yiyeceğin kontrolü Kissinger’ın ana dış politika stratejisi haline gelmişti. Bu, yeni tehditlere karşı bir çözüm, gelişen ülkelerden ucuz hammadde almaya devam etmenin yoluydu!

“Dünya çapında nüfus artışı, ABD’nin güvenliği ve deniz aşırı menfaatlerimiz” başlıklı bu notta nüfus kontrolü, stratejik hammadde ve gıda politikasından bahsediyordu. Bu gizli proje Nixon tarafından John Rockefeller’ın tavsiyesiyle başlatılmış, NSSM 200 olarak adlandırılmıştı. Halk tarafından bilinmesi durumunda bomba etkisi yaratacağı düşünülerek 15 yıl boyunca gizli tutulmuş, Katolik kilisesin baskılarıyla 1989’da açığa çıkarılmıştı.

Nixon’ın Watergate skandalı sonrası istifasıyla beraber yerine geçen halefi Gerald Ford, icra emrini imzalatarak NSSM 200’ü resmi ABD politikası haline getirdi.

ABD politikalarını belirleme kararı 1974’te Bükreş’teki Birleşmiş Milletler Nüfus Konferansı’nda ABD’nin durumu da daha çok Rockefellerlar tarafından belirlenmekteydi. Planın ana konusu nüfusunun azaltılması politikalarıydı. Bu acımasız politikaya karşı Katolik kilisesi, Romanya hariç tüm komünist ülkeler, Latin Amerika ve Asya ulusları tepki gösterdiler. Bu durumda ABD bu projeyi gizli yürütmeliydi.

Tabii ki, projenin başında Kissinger bulunmaktaydı. Bu iç yazışmanın orijinalinde Kissinger şöyle belirtmişti:

“Dünyada nüfus artışı, ABD’nin güvenliği ve deniz aşırı menfaatlerimiz konusunda bir çalışma yapılmalı. Bu çalışma en azından 2000 yılına kadar sürdürülmeli ve nüfus artışına ilişkin alternatif, mantıklı öngörüler kullanılmalı.

Her proje açısında çalışma şunları ele almalıdır:

– Fakir ülkelerin gösterdikleri gelişmeler,

– ABD mallarına -özellikle yiyecek- duyulan ihtiyaç ve hammaddelerde rekabet ortamının kontrolü,

– Nüfus artışının getirdiği zorluklar ve uluslararası istikrarsızlık. Bu çalışma nüfus artışının ekolojik ve sosyolojik değil uluslararası politika ve ekonomik açılardan incelenmelidir.

Çalışma daha sonra özellikle gelişmekte olan ülkelerdeki nüfus artışı ile ilgili ABD’ye bilhassa aşağıdaki sorulara odaklanarak bazı faaliyetler öneriyordu.

– Nüfus sorunuyla ilgili yeni öncelikler alınması durumunda ne yapılabilir?

– Teknolojik yenilikler ya da gelişmeler nüfus artışını veya etkilerini azaltabilir mi?”

Bu iki madde aslında bugün “CORONA” olarak karşımıza çıkıyor.

Yenidünya sistemini “KORKU – CORONA – EVDE KAL – YÖNLENDİRMELER - KONTROLLÜ NÜFUS DÜŞÜŞÜ (yaşlılar önden) – DİJİTAL PARA – ÇİPLİ İNSANLAR – SEÇİLMİŞLERİN HÜKÜMDARLIĞINA GİDEN YOLDA HER YOL MÜBAHTIR – HERŞEY KONTROL ALTINDA…

Sevgi ve saygılarımla “İNSAN İNSANIN KURDU MU? YOKSA İNSAN İNSANIN KURTULUŞU MU? Olacak veya tarafınız belli mi?

Kaynakça: Medeniyetler Çatışması - Samuel Huntington

Ölüm tohumları – William engdahl

DERİN DÜNYANIN GİZLİ PLANLARI – ERKAN MACİT

İstanbul Times / Murat Akbaş 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner186

banner189

banner169