Zafer Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Ümit Özdağ, Türk Milleti Basın Toplantısında Türkiye gündemini değerlendirdi.
Prof. Dr. Ümit Özdağ: “Ülkemizin gündemi olağanüstü yoğun. Bu yoğunluk içerisinde üzerinde duracağımız konuların her birisi de ülkemizin güvenliği açısından büyük önem taşıyan konular. Ben bugün sadece bir siyasi parti genel başkanı olarak değil, aynı zamanda yıllardır uluslararası ilişkiler ve güvenlik bilimleri konusunda çalışan bir akademisyen olarak hem sevgili Türk halkıyla görüşlerimi paylaşmak istiyorum hem de Zafer Partisi'nin ciddi uyarılarını şu anda iktidarda olan heyete iletmek istiyorum.
İstanbul Times Haber Merkezi - Hüseyin Çetiner
“AK PARTİ İKTİDARI, ÜLKEMİZİN ÇIKARLARINI HİÇE SAYARAK ORTA DOĞU'DAKİ HER ÇATIŞMAYA TARAF OLMAKTAN VAZGEÇMELİDİR”
PKK terör örgütü ve onun elebaşısı Abdullah Öcalan'la yürüyen bir müzakere süreci var ve bu müzakere süreci çerçevesinde PKK'ya af çıkartıldı ve Abdullah Öcalan da bildiğiniz gibi artık İmralı'da mahkûm değil, bir komisyon üyesi olarak görev yapıyor. Hücresinde değil, artık kendisine tahsis edilen villada yaşıyor ve o da bu çerçevede aslında affedilmiş kabul edilmeli. Bu süreç başlarken bize, Türk milletine söylenilen, 'Şart şurt yok, PKK silah bırakacak, kendisini feshedecek.' cümlesiydi. Nasıl Suriyelilerin geri döneceği sözü tutulmadı ve şimdi 'Suriyeliler kalıyor.' deniyorsa aynı şekilde PKK ve Öcalan'la da pazarlıkların yapıldığını görüyoruz.
“AK PARTİ İKTİDARI, TÜRK MİLLETİNE YENİ YEMEN TÜRKÜLERİ YAKTIRMAMALIDIR”
Bakın, DEM Eş Başkanı Tuncer Bakırhan, 'Millî devlet yıkılsın.' diyor. Açık açık, hiç gizlemiyor. Gazeteci Yılmaz Özdil ifade etmiş, paylaşmış; DEM, terörle mücadelede öldürülen kişiler için devletin 2 milyon 300 bin TL tazminat ödemesini istiyormuş. Boşaltılan köylerin yolları yapılsın, içme suyu, kanalizasyon, elektrik, haberleşme, okul, sağlık ocağı binaları inşa edilsin deniyormuş. Elbette Türkiye'nin her yerinde terörle mücadele sırasında zarar gören, halkın ayrılmak zorunda kaldığı köyler Türkiye Cumhuriyeti'ne ait köylerdir ve içinde yurttaş yaşıyorsa devlet oraya hizmet götürür. Ama PKK veya DEM bize böyle bir şart ileri süremez.
“KARADENİZ'DE TÜRK GEMİLERİNİN VURULMASINA KARŞI AĞZINI AÇMAYAN DIŞİŞLERİ BAKANLIĞI ŞİMDİ TÜRK DENİZ FİLOSUNUN KIZILDENİZ'DE DE SALDIRILARA MUHATAP EDİLEBİLECEK BİR POLİTİK ADIM ATIYOR”
Yine tazminat komisyonu kurulsun talebinin dışında, hakikat komisyonu kurulsun talebinin gündeme getirildiğini görüyoruz. Böylece terörle mücadele sırasında gerçekleştiğini iddia ettikleri faili meçhullerden sorumlu olanlar ortaya çıkarılacakmış. Hakikat komisyonu talebinin, Öcalan tarafından birinci açılım adını verdikleri terörle müzakere sürecinde de gündeme taşındığını biliyoruz. Şimdi tekrar bunu Türkiye'nin gündemine getirdiler ve terörle mücadeleye de 'kirli savaş' diye ahlaksızca saldırıldığını görüyoruz.
“BU ANLAŞMA, İSRAİL'İN YAN MÜTTEFİK OLDUĞU BİR ANLAŞMA”
Keza DEM'in ve PKK'nın, terörle mücadele sırasında öldürülen PKK'lıların gömüldükleri yerlerin şehitliğe dönüştürülmesi talebini gündeme getirdiklerini duyuyoruz. İHA ve SİHA'lar Türkiye üzerinde uçmasın talebinde bulunduklarını duyuyoruz. Hani şartsız, şurtsuz bir süreçte PKK silah bırakacaktı, teröre son verecek ve kendisini lağvedecekti? Hayır. Hepsinin şartlarla, dayatmalarla, zorlamalarla, devletin millî üniter devlet karakterini dönüştürecek taleplerle gündeme geldiğini görüyoruz.
“BİR TEK MEHMETÇİĞİMİZİN SUUDİ PETROL DOLARI MİLYONERLERİ VE MİLYARDERLERİ İÇİN HAYATININ TEHLİKEYE ATILMASINA KARŞIYIZ”
Yine DEM Milletvekili Cengiz Çandar, 'Anayasanın 42. maddesini değiştirin, Kürtçe eğitimi serbest bırakın, 66. maddesini değiştirin, Türk kimliğini ortadan kaldırın. Böylece eşit yurttaşlığı sağlarsanız seçimlerde Erdoğan'ı desteklemeyi düşünürüz.' diye açık bir şekilde ifade etti. Ve bu arada görüyoruz ki kamuoyunda da PKK'nın mağaraları boşalttığı ve Kuzey Irak'ta bir çekilme süreci içerisine girdiği propagandası bazı basın organlarında yapılıyor. Değerli yurttaşlarım, sevgili Zafer Partililer, bakın, Metina, Haftanin, Zap, Avaşin, Basyan ve bunların tamamında, ayrıca Hakurk'un büyük bölümünde terör örgütü, Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından bu süreç başlamadan önce 230 şehit verilerek temizlenmiştir.
“DAHA 11 SENE ÖNCE TÜRKİYE'NİN BÖLÜNMESİ PROJESİNİ TARTIŞAN SUUDİ ARABİSTAN, TÜRKİYE'NİN HANGİ ÇIKARLARINI SAVUNACAKMIŞ?”
Şimdi 'PKK buradan çekildi.' demek, bu 230 şehidin aziz hatıralarına saygısızlıktır. Topu topu sekiz noktada, mağara ve kanal tünel girişinde PKK boşaltma yapmıştır ama Gara'da, terör örgütünün en yoğun olduğu yerde, tahkimatını artırmaya ve tehditlerini sürdürmeye devam ediyor. Özetle, Türk milletine açılım konusunda ve PKK'nın çekildiği konusunda abartılı bir propaganda yapıldığını görüyoruz. Durum böyle değil.
“HEM İSRAİL'E 'ONE MİNUTE' DİYECEKSİNİZ HEM DE İSRAİLLİ ASKERÎ DANIŞMANLARLA BİRLİKTE SUUDİ ARABİSTAN'I HUSİLERE KARŞI KORUYACAKSINIZ, BU MÜMKÜN DEĞİL”
Öte yandan, bütün bunların Türk toplumundan gizlenmeye çalışıldığı bir dönemden geçerken sadece PKK terör örgütüyle ilgili gerçekler, terörle müzakereyle ilgili gerçekler gizlenmiyor. Fon yolsuzluğu konusunda da iktidarın gerçek bir temizlik arayışı içerisinde olmadığını açık şekilde görüyoruz. Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde fon yolsuzluğunu araştıracak bir komisyona iktidar bloğu tarafından karşı çıkılması da bunun açık göstergesidir. Suçlular ellerini kollarını sallayarak dolaşırken konuyu araştıran gazeteciler tutuklanıyor veya ev hapsi cezasına çarptırılıyor. AK Parti yetkilileri, fon yolsuzluğuna adı karışanların isimlerinin yayımlanmasına karşı çıkıyorlar. Cumhuriyet Halk Partisi susarken, Yeni Parti'nin de 'Biz gelecek hafta açıklayacağız.' dedikten sonra açıklama yapmadığı gibi Sayın Özgür Özel'in ise Erdoğan'a 'Siz açıklayın.' çağrısında bulunduğunu görüyoruz. Arkadaşlar, geçen hafta söyledik, bu hafta tekrarlayalım. Açıklayamıyorsanız siz bize verin, biz açıklarız bunu.
“HUKUKEN VAR OLMAYAN BİR ANLAŞMAYA İSTİNADEN YABANCI DEVLETLERE TÜRK MİLLETİ ADINA SÖZLER VERİLMESİ KABUL EDİLEMEZ”
Evet, dün Ekrem İmamoğlu'nun uzun süren bir tutukluluk neticesinde savunmasını yaptığı ilk gününe gelmiştik ki sabah Halk TV kapatıldı. Yayınları durduruldu. Bunun bir tesadüf olmadığı çok açık. Ancak bu bir ilk adım da değil. Daha önce Tele1 de kapatıldı, T24 kapatıldı. Yüzlerce hesaba erişim engeli getirildi. İnanılır gibi değil. Bir eski öğrencimin, bin 200 kişinin zor takip ettiği bir hesabının dün erişime kapatıldığını görünce çok şaşırdım. Nasıl inceliyorsunuz, nelerden rahatsız oluyorsunuz? Hayret doğrusu. Evet, bir korku ve baskı iklimi oluşturarak seçimlere gitmek istediklerini görüyoruz.
“TÖRENİN DE HUKUKUN DA ORTADAN KALKTIĞI BİR SÜREÇTEN GEÇİYORUZ”
İşte böyle bir ortamda, iktidarın şimdi bir sır gibi içeride saklanan askerî iş birliği ve ittifak anlaşması çerçevesinde Yemen'de Husilere karşı savaşmak üzere asker yollama hazırlığı içerisinde olduğunu görüyoruz. 7 Ağustos 2026 tarihinde imzalanan ve metni adeta bir sır gibi saklanan Türkiye-Pakistan-Suudi Arabistan arasındaki Mekke Ortak Savunma Anlaşması, yeni yasama yılının başında Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne getirilecek ve Meclis'ten onaylanması istenecek. Evet, içeriği sır gibi saklanıyor ama bunun uzun bir tarihî geçmişi olduğu anlaşılıyor. 11 seneye dayanan bir geçmişi var. 14 Haziran 2015 tarihinde, Amerika Birleşik Devletleri'nde, New York'ta, Council on Foreign Relations adlı düşünce kuruluşunda, ABD Suudi Arabistan Kraliyet Danışmanı Tümgeneral Enver Macit Eşki’yle İsrail Dışişleri Bakanlığı Genel Direktörü Dore Gold, dört gizli toplantı yaptıktan sonra beşinci toplantıyı yapıyor ve kamuoyuna bir açıklama yapıyorlar.
TÜRK MİLLETİNE AÇILIM KONUSUNDA VE PKK'NIN ÇEKİLDİĞİ KONUSUNDA ABARTILI BİR PROPAGANDA YAPILDIĞINI GÖRÜYORUZ”
Burada Enver Eşki, yedi maddelik bir niyet beyanı ortaya koyuyor. Bu yedi madde şöyle: Bir, Arap ülkeleriyle İsrail arasında barışın sağlanması. İki, İran'daki siyasi sistemin değiştirilmesi. Üç, Körfez İş birliği Konseyi birliğinin sağlanması. Dört, Yemen'de barışın sağlanması, Aden Limanı'nın canlandırılması. Beş, Körfez ve Arap ülkelerini koruyacak, ABD ve Avrupa'nın desteğini alacak bir Arap gücünün kurulması. Dikkat edin, Arap gücünün kurulması. Altı, Arap dünyasında İslami ilkelerle uyumlu demokratik kurumların hızla oluşturulması. Yedi, İran, Türkiye ve Irak'ın bölgesel hedeflerini zayıflatacağı gerekçesiyle barışçıl yollarla daha büyük bir Kürdistan'ın kurulması.
Evet, şimdi iktidarın toprak bütünlüğünü sağlamak için Mehmetçiği yollamayı düşündüğü, Suudi Arabistan'ın bir yetkilisi daha 2015'te Türkiye'nin bölgesel hedeflerini zayıflatmak için bir Kürdistan'ın kurulması projesini açıklayabiliyor. Tabii bu, yine anlaşmanın, daha doğrusu niyet beyanının beşinci maddesindeki Arap gücünün kurulamayacağı görülünce bunun yerine Pakistan Silahlı Kuvvetleri ve Türk Silahlı Kuvvetlerinin konulmaya çalışıldığını gösteriyor.
Değerli basın mensupları, sevgili Zafer Partililer, bir askerî ittifak kurmanın iki temel riski var. Birincisi, karşı bir ittifak oluşmasına neden olması. Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan kendi arasında, üstelik Türkiye'nin çıkarlarına uygun olmayan bir askerî ittifak kurarsa bu ittifak, Hindistan, İran ve Yunanistan arasında rahatlıkla bir karşı ittifakı hayata geçirebilir ve bu Türkiye'nin yararına değildir. Bu durumda ellerini ovuşturacak olan yalnızca ABD ve İsrail olur. İkincisi, bir askerî ittifak kurmak, ittifak üyelerinden birinin cüretinin ve saldırganlığının artmasına yol açabilir ve diğer ittifak ülkelerinin bir çatışmaya sürüklenmesine neden olabilir. Nitekim bu anlaşmanın imzalanmasından sonra Suudi Arabistan'ın Husilere yönelik saldırganlığının cesaret bularak arttığını görüyoruz ve Türkiye'nin de bir ittifak üyesi olarak bu çatışmaya sürüklenme riski artıyor.
Yine askerî ittifaklarda kural şudur: Sıcak çatışma içinde olan bir devletle askerî ittifak yapılmaz. Askerî ittifaklar genellikle kural olarak çatışma öncesinde yapılır. Siz çatışan bir ülkeyle ittifak yapıyorsanız 'Ben bu çatışmanın parçası olmayı kabul ediyorum.' diyorsunuz arkadaşlar. Şimdi hem Pakistan sıcak çatışma içerisinde hem Suudi Arabistan çatışma içerisinde ve Suudi Arabistan'la girilen bu askerî ittifak, Türkiye'yi İran'la bir çatışma süreci içerisine sokma riskini içinde büyük ölçüde barındırmaktadır. Evet, bu sürecin nihai amacının Türkiye'yi İran ile savaşa sürüklemek olup olmadığını Türk milletinin sorgulaması gerekmektedir. Pakistan'la olan kardeşliğimiz de elbette sağlam duruyoruz, bu baki ama bu kapsamdaki ilişkilerimizi ikili düzeyde Pakistan'la sürdürmemiz bugün için yeterlidir. Bir oldubittiyle Türk halkından gizlenerek imzalanan bu anlaşma, AK Parti'nin yanlış Orta Doğu ve Suriye politikasının devamından başka bir şey değildir arkadaşlar.
Bu anlaşmayla ilgili skandallar, daha anlaşmanın ilan edildiği ortak bildiriyle başlamıştır. Anlaşma nerede imzalanır? Başkentte imzalanır. Suudi Arabistan'ın başkenti neresi? Riyad. Peki, nerede imzalandı? Mekke'de. Evet, böylece psikolojik, popülist bir oyun yapılmak isteniyor. Yine 7 Ağustos tarihli Türkiye-Suriye,-Suudi Arabistan ortak bildirisi üzerinde dikkatle düşünmeye değer bir bildiri. Bu anlaşmayla ilgili bir diğer skandal, bizce Anayasa'mızın 90. maddesine göre TBMM'den geçmeden, kabul edilmeden hiçbir anlaşmanın yürürlüğe girmez. Ama bu olmadığı hâlde bu anlaşmaya dayanarak askerî komite toplantıları yapılıyor. Bakanlar Suudi Arabistan'a gidiyorlar. Beyler, ne yaptığınızın farkında mısınız? Anayasal suç bu. Ha, diyorsanız ki 'Ya anayasa falan yok. Siz anayasa olduğunu zannediyorsunuz.' O zaman, hiç itirazımız yok. Anayasamız yok demektir. Ama bu Anayasa'yla bu toplantıları yapamazsınız.
Yurt dışına asker yollamak veya yurt dışından asker kabul etmek için de Anayasa'nın 92. maddesine göre tezkere gerekir. Türkiye Büyük Millet Meclisi kabul etmezse asker yollayamazsınız. Anlaşmanın kabul edilmesi de yetmiyor. Ve AK Parti iktidarı, MHP destekli olarak, Anayasa ve yasalar yokmuş gibi başına buyruk ve tam bir keyfilik içinde hareket etmeye devam ediyor. Oysa Anayasamız ve yasalarımız yürürlüktedir. Ve bunlara uymak iktidar dahil herkesin görevidir. Türk milleti 4 bin seneden bu yana töreli bir devlettir, millettir. Töre, yani hukuk. Ama şimdi törenin de hukukun da ortadan kalktığı bir süreçten geçiyoruz.
Bu çerçevede AK Parti iktidarına, bir anlaşmanın imzalanmış olmasının o anlaşmayı hukuken geçerli kılmadığını ihtaren hatırlatmak istiyoruz. Bir anlaşma, Türkiye Büyük Millet Meclisi onayı olmadan yalnızca bir niyet beyanından ibarettir. Ve bu niyet beyanına dayanarak Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, sanki ortada hukuken geçerli bir anlaşma varmışçasına, 'Tayyip Erdoğan sözünün eri bir liderdir. Verdiğimiz sözü tutacağız. Suudi Arabistan'ın toprak bütünlüğünü koruyacağız.' şeklinde açıklamalar yapmaktadır. Sayın Hakan Fidan, unutmuş görünüyorsunuz ya da hiç bilmiyorsunuz ama Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devletidir. Erdoğan'ın sözünün eri olup olmamasıyla değil, Anayasa ve yasalar çerçevesinde yönetilir. Hukuken var olmayan bir anlaşmaya istinaden sözde komite toplantıları yapılması, yabancı devletlere Türk milleti ve Türk Silahlı Kuvvetleri adına sözler verilmesi, taahhütler altına girilmesi kabul edilemez. Sadece Türkiye Büyük Millet Meclisi bunu yapabilir.
Peki, nedir bu Mekke Anlaşması? Önce Mekke Anlaşması neden yapıldı, kime karşı yapıldı? 'Kimseye karşı yapılmadı.' diyorlar ama caydırıcılık için yapıldığını söylüyorlar. Ona da gireceğiz. Önce Yemen'de ne olduğuna bakalım ve Türk askerinin savaşmasının istendiği Husiler kimlerdir sorusuna cevap verelim istiyorum. Yemen'de 2004'te bir iç savaş çıktı ve 2014'te Yemen'in büyük bir bölümünü oluşturan Husiler, Yemen'in batısındaki Sana kentini ve Hudeyde Limanı'nı ele geçirdiler.
Bunun üzerine Suudi Arabistan, Husilere saldırarak savaşı başlattı. Bakın, savaşı Suudi Arabistan başlattı savaşı. Ve bugün Suudi-Husi savaşı, İran, İsrail ve ABD savaşının bir yan cephesi olarak devam ediyor. Ve Suudi Arabistan'a giden Pakistanlı subaylar ve generaller, İsrailli askerî danışmanlarla karşılaştılar. Yani İsrail'le Suudi Arabistan arasında askerî istihbarat iş birliği var. Şimdi siz hem İsrail'e 'One minute' diyeceksiniz hem de İsrailli askerî danışmanlarla birlikte Suudi Arabistan'ı Husilere karşı koruyacaksınız, hem de tutarlı bir Gazze politikanız olacak. Bu mümkün değil.
'Anlaşma kimseye karşı değil.' diyorsunuz ve caydırıcılığı amaçladığınızı söylüyorsunuz. Adeta aklımızla alay ediyorsunuz. Ya kimi caydıracaksınız arkadaşlar? Yani bir grup ülke bir araya gelip 'Hadi caydırıcı olalım.' mı der? Peki, kimi caydıracaksınız? Uganda'yı mı caydırmak için yapıyorsunuz bunu? Yoksa bu caydırıcılığın karşısında Yeni Zelanda mı var?
Kim caydırılacak? Üstelik bu anlaşmada en önemli ve tehlikeli hususun, Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan'dan birine yapılacak saldırının hepsine yapılmış sayılacağı ifadesi varmış. Bu husus, bu anlaşmanın bir ortak savunma anlaşması değil, açıkça bir askerî ittifak anlaşması olduğunu gösterir. Ve bir askerî ittifak anlaşması, bir devletin atabileceği en önemli dış politika adımlarından bir tanesidir. Bu böyle olmaz. Bunu bütün toplumun konuşması, bilmesi, siyasetin tartışması, akademinin üzerinde konuşması gerekir.
Ve ilk olarak, bir askerî ittifaka katılmanın objektif şartları vardır. Bunlar oluşmadan askerî ittifak olmaz. Söz konusu ittifakın millî güvenliğimizi garanti altına alması ve yaşamsal dış politika çıkarlarımıza hizmet etmesi gerekir. Suudi Arabistan'la imzaladığımız bu anlaşmanın Türkiye'nin hangi yaşamsal çıkarlarına hizmet ettiğini söyleyebilirsiniz? Merak ediyorum. Suudi Arabistan, Türkiye'nin millî güvenliğini garanti altına almak için, yaşamsal menfaatlerimizi korumak için ne yapmaya hazırdır? Daha 11 sene önce Türkiye'nin bölünmesi projesini tartışan bir Suudi Arabistan, daha sonra gelip İstanbul'da başkonsolosluğumuzda adam kesen bir ülke, Türkiye'nin hangi çıkarlarını savunacakmış? Yoksa amaç Suudi Arabistan'ın Türkiye'nin güvenliğini sağlaması değil de Türkiye'nin Suudi Arabistan'ın güvenliğini sağlaması mıdır?
Değerli arkadaşlar, biz Zafer Partisi olarak bir tek Mehmetçiğimizin Suudi petrol doları milyonerleri ve milyarderleri için hayatının tehlikeye atılmasına karşıyız. Suudi Arabistan, güvenliğini sağlama konusunda Türkiye'den destek istiyor anlaşılan. Biz de diyoruz ki 110 sene önce Fahreddin Paşa'ya ve onun askerlerine nasıl ihanet ettiğimizi hâlâ unutmadık ve unutmayacağız. Daha birkaç yıl önce Suudi Arabistan'ın Türk mallarını boykot ettiğini unutmadık, unutmayacağız. Mekke'de Türk milletinin Yozgat'tan, Tokat'tan, Sivas'tan, Erzurum'dan, burada yaşayan vatandaşlarımızın boğazından keserek bu coğrafya için yapmış olduğu harcamaları, inşa etmiş olduğu eserleri, ecdat kalesini nasıl yıktığınızı, yerine de otel yaptığınızı unutmadık, unutmayacağız.
Şimdi birileri diyorlar ki 'Ya işte bu anlaşmayı Suudi Arabistan'la yaparsak Suudi Arabistan bizden, Türk savunma sanayisinden silah siparişlerinde bulunacak.' Suudi Arabistan eğer bizden silah satın almak istiyorsa alabilir, satarız. Bunun için askerî ittifak kurmamıza gerek yok. Ne yani, Türkiye silah satacağız diye her ülkenin toprak bütünlüğünü Mehmetçiğin asil kanıyla güvence altına almak zorunda mı, kardeşim? Aklımızla alay mı ediyorsunuz? Çocuk mu kandırıyorsunuz? Ve ayrıca şunun da altını çizelim: Bir askerî ittifak ancak ortak tehdide sahip, coğrafi, jeopolitik, siyasi ve askerî açıdan uyumlu ve birbirini tamamlayan ülkeler arasında olur. Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan sınırdaş ülke bile değil. Nasıl bir askerî ittifak kuracağız? Kara sınırımız yok. Kara sınırı olmadan çok üst düzeyde bir askerî ve lojistik sistematik geliştirmeyi gerektirir. O da ortak menfaat olması durumunda.
Eğer Mekke Anlaşması, mesela ortak İsrail tehdidine karşı yapılmış olsaydı buna İran da katılırdı, Irak da katılırdı, Mısır da katılırdı. Bir coğrafi bütünlük olurdu. Ancak bu anlaşma İsrail'e karşı yapılmış değil. Bu anlaşma, İsrail'in yan müttefik olduğu bir anlaşma. Tabii bu çerçevesini çizdiğimiz anlaşma jeopolitiği dışında üç temel husus daha var bu konuyla ilgili ortaya koymamız gereken. Bir, ABD Başkanı Trump’ın Kasımda kongre seçimleri sonrasında İran’a yeniden saldırıcağına yönelik açıklamalar var gündemde. İki, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın İran'a yönelik ABD ve İsrail saldırıları sırasında kullandığı, İran'ı suçlayıcı hatta aşağılayıcı ifadeler var. Bunu unutmayalım. Üç, Suudi Arabistan'ın İran'la yaşadığı gerginlik ve Yemen'de Husilerle girdiği çatışmada giderek artan sıkışmışlık. Bu üç husus, Mekke Anlaşması'nın İran'a ve Husilere karşı yapıldığını gösteriyor.
Değerli arkadaşlar, tekrar ediyorum, Türkiye, Husiler üzerinden İran'la bir çatışma süreci içerisine çekilmek isteniyor olabilir. Uluslararası toplum da uluslararası diplomasi ve güvenlik çevreleri de bu anlaşmanın ABD ve İsrail tarafından arzu edildiğini ve Müslümanı Müslümana kırdırma stratejisi olduğunu düşünüyor. Biz, anlaşmayı Türkiye adına imzalayan Recep Tayyip Erdoğan'ın ABD ve İsrail'in oyununa geldiğine inanmak istemiyoruz. Kaldı ki Türkiye'nin İran'la da Husilerle de ciddi hiçbir sorunu yoktur. Tam tersine ikisi de Türkiye için önemli bir tehdit olan Siyonist emperyalizme kafa tutmaktadır. İsrail'e karşı güçlü bir askerî varlık ve direnç gösteren, Türkiye'ye de hiçbir zararı olmayan Husileri Türkiye'nin düşmanı hâline getirmek, AK Parti'nin Orta Doğu'da yaptığı fahiş hatalar zincirine yeni ve büyük bir hata eklemekten öteye geçmez.
Kaldı ki böyle bir adım atılırsa Uzak Doğu ile ticaretimizin büyük bir bölümü, biliyorsunuz, Süveyş Kanalı ve Kızıldeniz güzergâhından geçiyor. Bu güzergâhın çıkış noktasında Husiler var ve Türkiye, eğer Husiler tarafından düşman olarak algılanırsa buradan geçen Türk gemileri çok ağır bir baskı altında kalacaklardır. Karadeniz'de Türk gemilerinin nasıl vurulduğunu, Türk gemicilerin nasıl hayatlarını yitirdiğini görüyoruz. Bunlara karşı ağzını açmayan bir Dışişleri Bakanlığı var. Türk gemilerini bu saldırılara karşı korumayan bir yaklaşım var. Onun için Karadeniz'de navlun fiyatları olağanüstü artmış durumda. Gemi bulmak zorlaşıyor. Karadeniz'in tamamında saldırılar gerçekleşiyor. Buna gözlerini kapayan Dışişleri Bakanlığı, şimdi Türk deniz filosunun Kızıldeniz'de de saldırılara muhatap edilebilecek bir politik adım atıyor.
Öte yandan, Husilerin hâkim olduğu Kuzey Yemen, dış askerî müdahaleyi çok zorlaştıran bir coğrafi yapıya sahiptir. Tarih boyunca bu coğrafyada askerî operasyonlar düzenleyen Türk milleti başta olmak üzere, daha sonra Suudi Arabistan, Mısır, ABD ve İsrail sonuç alamadılar. Evet, bizim türkülerimiz var arkadaşlar. Binlerce askerimizi, on binlerce askerimizi kaybettik bu coğrafyada. Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlılar bu bölgede iki tümen asker kaybettiler. Bu harekâttan geriye Türk milletinin en trajik türküleri kaldı. AK Parti iktidarı, Türk milletine yeni Yemen türküleri yaktırmamalıdır.
Değerli basın mensupları, sevgili Zafer Partililer, AK Parti iktidarının devamı için dış destek bulmaya çalışmaktan ibaret dış politikayı gözden geçirmek zorundadır. AK Parti iktidarı, ülkemizin çıkarlarını hiçe sayarak Orta Doğu'daki her çatışmaya taraf olmaktan vazgeçmelidir. Bugüne kadar Orta Doğu'da taraf olmadığımız bir tek Suudi-Husi çatışması kalmıştı, şimdi ona da ortak oluyoruz. Yemen'i kimin yöneteceği, Yemen halkının karar vereceği bir konudur. Bu konunun Türk halkını uzaktan yakından ilgilendiren hiçbir boyutu yoktur.
Üstelik Husiler, Birinci Dünya Savaşı sırasında İngiliz emperyalizminin yanında değil, Türk askerinin yanında yer aldılar. Bunu da unutmayalım. Bugün Husilerle Türkiye'nin bir çatışmaya girmesine en çok sevinecek kişi Netanyahu ve onun faşist kliği olacaktır. Husiler mağlup olursa Babülmendep Boğazı ve Kızıldeniz, İsrail'in etki alanına girecektir. Ankara'da bunun olmasını kim istiyor acaba? Çok merak ediyorum.
Kaldı ki Suudi-Husi çatışmasını Husiler değil, tekrar ediyoruz, Suudi Arabistan başlattı. Biz Zafer Partisi olarak Türkiye'nin Orta Doğu'da çatışmanın tarafı değil, tarafları barıştıran ülke olması gerektiğini düşünüyoruz. Diplomasiye ağırlık vermesini, barışı desteklemesini ve ekonomik iş birliğini desteklemesi gerektiğini düşünüyoruz.
Her konuşmasında İsrail karşıtlığından ve İslam kardeşliğinden bahseden Recep Tayyip Erdoğan da Suudilerin yanında savaşmayı değil, Suudilerle Husileri barış masasına davet etmeyi tercih etmelidir. Esasen Recep Tayyip Erdoğan'ın 2024 yılında, yani daha iki sene önce, Yemen'e yönelik Suudi ve ABD saldırıları sonrasında 'Bunlar Kızıldeniz'i kan gölüne çevirme hevesinde.' dediğini de unutmadık. Bu saldırıları kınamıştı. Şimdi ne değişti de bu saldırıların bir parçası olacağız? Bunu kabul etmek, doğru bulmak mümkün değil.
Değerli basın mensupları, değerli Zafer Partililer, Türkiye, önümüzdeki günlerde bu anlaşmayı Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne gelmeden tartışmaya başlasın diye Zafer Partisi olarak bu konuyu kapsamlı bir şekilde gündeme getirdik. Ama iktidarı sadece Mekke Anlaşması noktasında değil, İsrail'in Türkiye'ye yönelik yapmış olduğu sert jeopolitik hamleler konusunda da uyarmak istiyoruz. Evet, Ankara'dan İsrail karşıtı sert bir retorik yükseliyor ama bu retoriğin ötesine geçmiyor. Öbür taraftan İsrail ise Türkiye'ye karşı sert ve sonuç alıcı jeopolitik hamleler yapıyor. İsrail, Türkiye'nin Suriye'deki askerî varlığının önünü kesmek ve siyasi etkisini sınırlandırmak için Palmira T4 üssünü savaş uçaklarıyla bombaladı.
Türk İHA ve SİHA'ları buraya konuşlanmasın diye. Daha sonra sınırımızdan 70 kilometre güneyde, yani bir savaş uçağı için bir dakikalık mesafede bulunan Ebu Zuhur Üssü'nü İsrail Hava Kuvvetleri gelip bombaladı. İsrail, PKK ve PYD'ye Suriye'de askerî, politik ve diplomatik destek sağladı ve Türkiye için Suriye'de tehdit olmaya devam ediyor. Yani bakın Netanyahu Türkiye’nin Suudi Arabistan’a, 3 bin kilometre öteye asker yollamasına karşı değil, bunu kabul ediyor da 70 kilometre güneyimizdeki Ebu Zuhur Üssü'nü bombalatıyor gidemezsiniz diye. Bu asla gözden kaçırılmamalıdır.
İsrail, 2003 sonrasında Kuzey Irak'ta derin bir istihbarat ağı kurmuştur. Bu ağ aynı zamanda Türkiye'ye yönelik bir merkezdir. AK Parti iktidarı bunu da görmezlikten geliyor. İsrail, Türkiye'ye karşı Güney Kıbrıs Rum Kesimi'nde Yunanistan'la ittifak yaparak Türkiye'yi güneyden de kuşatmıştır ve şimdi de donanmasıyla Doğu Akdeniz'de Türkiye için tehdit oluşturabilecek bir çizgiye girmiştir. İsrail, Libya'da da Türkiye aleyhine adımlar atmaktadır. Netanyahu, Birleşik Arap Emirlikleri ziyaretinde Hafter'in oğluyla görüşüp İsrail istihbaratının Libya çalışmalarını Türkiye aleyhine yönlendirmesini sağlamaktadır. İsrail, Uganda'da da Türkiye aleyhine hamlelerde bulunmuştur.
1970'li yıllardan beri Uganda-İsrail ilişkileri ciddi anlamda gelişmiş ilişkilerdir ve hâlâ öyledir. İsrail, Türkiye-Uganda askeri iş birliği anlaşmasını iptal ettirmiştir ve Türkiye'ye yönelik düşmanca Uganda politikalarını teşvik etmektedir. İsrail, Somali’de de Türkiye'nin askeri, siyasi, ekonomik ve enerji konularındaki varlığına karşı hamlelerde bulunmuş ve muhalefeti Türkiye'ye karşı kışkırtmıştır. Ve nihayet Azerbaycan’da son dönemde yaşanan gerginlikten en fazla İsrail'in ve İran'ın istifade edeceğini görüyoruz.
AK Parti iktidarını, Azerbaycan konusunda soğukkanlı bir tutum alarak İsrail ve İran'ın Bakü'de avantajlı konuma geçmesini engellemeye davet ediyoruz. AK Parti iktidarı, İsrail ilişkileri konusunda sadece Gazze'ye ve söyleme hapsederek, söylem dışında politika üretmeyerek Türkiye'yi İsrail karşısında gerileme pozisyonuna sokmaktadır. Bunun terk edilmesinin zamanı gelmiştir.
Değerli basın mensupları, sevgili Zafer Partililer, bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da Zafer Partisi olarak, devlet yönetme sorumluluğuna sahip bir kadronun temsilcileri olarak Türkiye'nin millî güvenliğiyle ilgili bütün meselelerde, ikazlarımıza tehlikeler doğmadan tartışılması için devam edeceğiz.”
Genel Başkanımız Prof. Dr. Ümit Özdağ’ın “Türkiye İşçi Partisinin genel merkezinin ve İstanbul il başkanlığının sosyal medya hesabına da erişim engeli getirildi. Bunu nasıl değerlendirirsiniz?” sorusuna verdiği yanıt:
“Bunu duymamıştım, doğrusu şaşırdım. İnanılır gibi değil. Gerçekten inanılır gibi değil. Yani hukuka aykırı. Diğerleri gibi hukuka aykırı. Bir kurumsal yapı var karşımızda. Ortada bir suç var mı? Hayır, yok. Suç olsa bir soruşturma olur, bir cezalandırma olur, bir iddianame olur, bir tahkikat olur, bir ifadeye çağırma olur. Bunların hiçbirisi yok ve birisi diyor ki bu kapatılsın ve kapatılıyor. Yani erişim engeli getiriliyor. Doğrusu anlamak hiç mümkün değil. Evet, kabul etmek de mümkün değil.”
Kaynak: İstanbul Times Haber Ajansı (İTHA)





