SİLİVRİ

Murat Ongun İddianamenin İçinden Geçti

İBB Medya A.Ş. Yönetim kurulu başkanı Murat Ongun 19 Mart 2025 tarihinde bir şafak operasyonu ile hiç hak etmediği bir şekilde sanki azılı bir suçluymuş imajı vermek için onlarca polis ile evi basılarak göz atlına alındı.

4 Gün Vatan Emniyette göz altında kaldıktan sonra ifadesi alınıp mahkemeye sevk edildi.

Mahkeme de 23 Mart 2025’de tutuklama kararı verip Silivri zindanına sevk etti.3 Hafta orada kaldıktan sonra Ekrem başkan ile haberleşiyorlar gerekçesi ile Yüksek Güvenlikle Çorlu Karatepe Cezaevine sevk edildi.

İstanbul Halkı yüksek bir bilgi birikimine sahip olan Murat Ongun gibi değerli bir kamu yöneticisinin ne yazık ki bilgi birikiminden yararlanamıyor.

EKREM İMAMOĞLU VE ONLARCA MESAİ ARKADAŞI HAKLARINDA KESİNLEŞMİŞ HANGİ SUÇTAN DOLAYTI 16 AYDIR ZİNDANDALAR ?

Kırk yıldır İstanbul’da yaşayan bir basın mensubu olarak Ekrem İmamoğlu’na oy verirken ZİNDAN ‘a atasınız diye vermedik.

Hemen suç işlesinler diye de oy verdiniz diyenlerin olduğunu duyar gibiyim.

Her ne kadar yargıya güvenin % 20’ye düştüğü ülkemizde Ekrem İmamoğlu, Murat Ongun, Fatih Keleş, Kağan Sürmegöz, Sırrı Küçük, Aykut Erdoğdu ve İBB davasında görevinden alınıp tutuklu yargılanan 107 kişi içinde ve tutuksuz yargılanan diğer sanıklar hakkında kesinleşmiş her hangi bir yargı kararı var mı ? YOK YOK YOK.

Peki 16 aydır Dünyanın en önemli şehri olan İstanbul’un Şehremini olan Sayın Ekrem İmamoğlu’nu hangi kesinleşmiş dava sonucu tutuklandı o da YOK,YOK, YOK.

Eski İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya İstanbul Valisi iken CHP’nin ve diğer muhalefet partilerinin de rakibi olan Ak Parti genel başkanı ki aynı zamanda cumhurbaşkanı olan sayın R.Tayyip Erdoğan’ın iki dudağı arasında çıkan seni içişleri bakanı yaptım demesi ile bakan olan birisinin rakip partinin en büyük ilin belediye başkanını KESİNLEŞMİŞ hiçbir yargı kararı olmadan ŞAFAK OPERASYONU ile tutuklanıp zindan attık oldu diyorsunuz AMA OLMADI BEYLER OLMADI.

Ondan sonra çıkıp neden dünya sefalet endeksinde Veneuzuela ve Sudand ’dan sonra Türkiye neden 3. sırda diyorsunuz ?

Veya Türkiye’nin enflasyonu neden UGANDA’nın 10 misli daha yüksek diyerek ah vah çekiyorsunuz Çekmeyen.

Başka makam mevki tarafından denetlenmeyen bir Cumhurbaşkanının aynı zamanda iktidar partisinin genel başkanı olursa ADALET’ e güven % 20 ‘ye düşer ekonomi dikiş tutmaz.

Kimse boşuna ekonomiyi değil diye Mehmet Şimşek’i şuçlamasın.

İmamoğlu’nun içerde olmasını sadece rakip parti genel başkanının atadığı içişleri ve Adalet bakanlarının siyasi düşünüp görevden alıp zindana atmaları doğrudur diyenin demokrasi ve adaletten nasibi yoktur.

TAM TERSİNİ DÜŞÜNÜN CHP İKTİDAR OSAYDI İSTANBUL BÜYÜKŞEHİR BELEDİYE BAŞKANI AK PARTİLİ OLSAYDI VE CHP’Lİ İKİ BAKAN BUNU GÖREVDEN ALIP ZİNDANA ATSAYDI AK PARTİLİ SEÇMENLER İYİ OLDU DERMİYDİ ?

Hakkında iddialar vardı ne yapsınlar der dediğiniz duyar gibiyim. Adı üstünde iddia.

Hiç kamu görevlisi iddialar üzerine zindana atılmaz. Dava açarsınız yağılarsınız suçlu bulunursa ondan sonra tutuklayıp hapse atsanız kimse size bir şey demez.

Ancak bu şekilde bir tutuklama olursa ne adalet ayakta kalır nede ekonomi zaten bu iki önemli iki konu Ak Partililerin kinleri aklının önüne geçtiği için böylr oluyor.

İnsanın olduğu yerde elbette sorun ve sıkıntı olabilir. Peygamberler tarihin okuduğunuz zaman İlk insan ilk peygamber olan Hazreti Adem’in oğlu yaklaşık dünya nüfusu 15-20 kişi iken abisi Kabil kardeşi Habili kıskançlık yüzünden öldürüp katil olduğu bir dünyada cennet gibi olmasını beklemeyin.

İmamoğlu’nu ve onlarca makam sahibini tutuklayan otorite hangi kesinleşmiş suçu için görevden alınıp zindan’ a attı?

Görevi kötüye kullanma var ise hemen müfettiş istersiniz bir taraftan da dava açarsınız adil bir yargılama sonucu hapis kararı çıkarsa zindan’a atarsınız.

ESKİ BAKAN SÜLEYMAN SOYLU’NUN TERÖR’E DESTEK VERİYORLAR DİYEREK SADECE DEM PARTİLİ BAŞKANLARI KEYFİ OLARAK GÖREVDEN ALIP ZİNDAN’A ATMAK İÇİN 2016’ DA ÇIKARDIKLARI BİR DÜZENLEMEYE DAYANARAK ALDIKLARI ANTİDEMOKRATİK BİR KARAR İLE BUGÜN ÜLKENİN EN BÜYÜK ŞEHRİ OLAN İSTANBUL’UN BÜYÜKŞEHİR BELEDİYE BAŞKANINI VE MESAİ ARKADŞLARI HANGİ KSİMLEŞMİŞ SUÇLARI İÇİN 16 AYDIR ZİNDAN ‘DA TUTUYORSUNUZ ?

İŞTE İBB MEDYA A.Ş.YÖNETİM KURULU BAŞKANI MURAT ONGUN’UN SAVUNMASININ AYNEN TAM METNİ

1.BÖLÜM: GİRİŞ VE İDDİANAME ANALİZİ

9 Mart. Asrın Davası başladı. Usul- esas tartışmaları, içtihat olmuş kararlara atıflar… Tenis maçı izler gibi, başımız bir savunma sıralarına dönüyor, sonra sizlere…

Kendi kendime hukuk acayip bir şeymiş, diyorum.

Aynı metin, farklı ağızlarda, başka yorumlanıyor.

TCK’lar, CMK’lar, TTK’lar, Yargıtay ve AYM kararları havada uçuşuyor. Hukuku hissetmekten çok mutluyum.

Ne de olsa hukuksuzluğun dibinden geliyorum.

Avukatlar sayesinde bir cümle dilimize pelesenk oluyor. ‘’CMK 100 çok açık…’’

Avukatlar öyle sesleniyor heyete. Size bakıyorum. Belli ki o kadar da açık değil.

Hukuk diyorum, ne acayip bir şeymiş!

Sonra anlıyorum ki savcı ve hakimlerin, her tartışmayı aniden sonlandıran sihirli bir cümlesi var. İki kelimelik bir cümle.

‘’İtiraz edersiniz.’’ Bu sihirli cümleyi ilk savcılık sorgumda tanıdım. Müthiş etkili.

‘’İtiraz edersiniz’’ cümlesi beraberinde hep bir sessizlik getiriyor. Bitirici etkisi var.

Sayın Başkan, sizler kolayca söyleseniz de; bizim memlekette itiraz etmek kolay değil.

Arkamda Avrupa’nın en büyük kentinin belediye başkanı, Türkiye Belediyeler Birliği Başkanı, Türkiye’nin 1. partisinin cumhurbaşkanı adayı oturuyor. O da birine itiraz etmiş. Sonuç; malum. Bu coğrafyada itiraz popüler değildir. Pek tasvip edilmez. Onun yerine itaat tercih edilir. Sözü bile var: ‘’itaat et, rahat et.’’

Konforlu bir alan yani. Rahat ettiriyor. Bizim gibi umutsuz rahatsızlara ise ne gam! Devamlı itiraz ediyoruz. Neye? Haksızlığa. Neye? Adaletsizliğe. Neye? Adam kayırmaya, ikili hukuka, partizanlığa, gerçek yolsuzluğa!

İtirazın sonu, huzurunuzdayız Sayın Başkan!

Ben duruşmanın ilk günlerinde boşa şaşırmadım! Neye?

Hukukun enteresanlığına, itirazın anlamsızlığına. Mesela; AYM bir karar alıyor ve bir mahkeme kararını yanlış buluyor, düzelt diyor. Bu net bir itirazdır. Peki ne oluyor? AYM’ye, egzejere ederek söylüyorum, Çemişgezek Asliye Ceza, dudak büküyor.

Veya burada beraber yaşadık. Özel vasfa haiz üye diye bir kavram ceza kanununda yokmuş. Yürürlükten kalkan eski TCK’da varmış. Avukatlar itiraz ediyor. Ama her yanlış yerli yerinde duruyor.

Şaşırıyorum. Sonra devamlı şaşırdığıma şaşırıyorum. Ama bitmiyor ki! Bize burada delil diye HTS – Baz kaydı soruyorsunuz. Haklısınız, savcılarımız delil listesine koymuş. Sonra aklıma Gaziantep Şehitkamil Belediyesi soruşturması geliyor. Geçen Eylül’de savcı bey soruşturmayı kapattı orada. Hts- baz delil mi olur dedi. Ama gördük ki o da bir süre şaşırmış. Şehitkamil belediye başkanı

CHP’deyken delil olabilir diye. HTS- baz ile yola çıkarken, başkan bey AKP’ye transfer olunca ‘’Ne delili, hangi delil?’’ demiş. Olabilir, o da şaşırmıştır. CHP’ye delil olan Ak Parti’ye olmayabilir. Olmadı, itiraz edersiniz.

Ben yine hukuk ne acayip bir şey diye düşünürken, anladım ki Türkiye’de hukuk BİR ŞEY, imiş. O kadar. BİR ŞEY! Evrensel formunu yitirip, sadece bir şeye dönmüş. Bizde, hukuk açıklanamayan Bir Şey olmuş. Tıpkı, bu iddianamede olduğu gibi.

Resmi adı iddianame olan bu kurgu esere çeşitli isimler verildi. İftiraname dendi. Doğru bir tanım. Ekrem Başkan; terfiname dedi. Haklı. Üstelik delilli. Sırası gelince ben de kendi tanımlamamı yapacağım.

Madem bu çorbayı pişirdiler, kötü de olsa içecekler.

Sayın Heyet;

Benim savunmamın adı: ŞÜPHE SAVUNMASI!

Şüphe; sadece savcıların mesleki çıpası değil. Asıl, gazetecilerin mesleki çıpasıdır. Yani öz mesleğimin. Burada CV’mi anlatmayacağım. Çünkü Ekrem Başkan’dan sonra tüm yaşamı en çok bilinen, en şeffaf olan, her daim medya radarında bulunan, yaptığı her işe fener tutulup incelenen ikinci kişi benim.

27 Mart 1996’da stajyer muhabir olarak başladığım mesleğimde adına merkez medya dediğimiz en büyük kurumlarda görev aldım. O zaman bir NTV vardı. O da her yerde çekmezdi. Muhabirlikten yöneticiliğe kadar. O yüzden çevrem çok geniştir.

Bugün 2 ayrı mahalle gibi bölünen medyada her 2 mahalleden de çok tanıdığım gazeteci vardır. Hepsi, kendini kabul ettirmiş isimler. Benden çok daha genç ve başarılı gazeteci kardeşlerimle de, İBB‘deki görevim sırasında tanıştım.

Diyebilirim ki eski ve yeni dostluklarım mevcuttur.

İddianamede Eylem 19 var, benim taa Ankara’dan tanıdığım gazeteci abilerim yargılanıyor. Güya benim talimatımla halkı yanıltıcı yayınlar yapmışlar.

Üstelik benden para alarak! Bizim mesleği bilmiyor tabi, iddianameyi yazanlar. Belli ki, havuz medyasındaki balıkları gazeteci sanıyor.

Bilseler; benim meslek büyüğüm olan Soner Yalçın’a, Ruşen Çakır‘a, Şaban Sevinç’e Yavuz Oğhan‘a talimat veremeyeceğimi öğrenirlerdi.

Ancak, onların benim kulağımı çekme bana fırça atma hatta bana talimat verme hakları olduğunu da bilirlerdi. Hele ki onlara para karşılığı haber yaptırmayı teklif etsem önce sinkaflı bir küfrederler, ardından beni def ederler, hırsları geçmez inadına İmamoğlu aleyhine konuşurlar.

Haklı da olurlar. Mesleki kıdem, gazeteci abilerim olması onlara bu hakkı tanır. Bizde, mesleki konumun farklılaşması kıdem ilişkisini değiştirmez. Ezcümle iddianamede yazdığı gibi benim Yavuz Oğhan ile Barbaros Bulvarı’nda 11 farklı elektrik direğinin altında gizemli buluşmalar yapmama gerek yok. Adam arkadaşım. Ocakbaşı seviyor o. İstanbul ocak başı dolu. 2 gazeteci buluşacaksak oturup iki kadeh rakı eşliğinde her şeyi konuşuruz. Daha önce yaptık, yine yapacağız!

Şüphe gibi, bize hakikati ulaştıracak bir diğer kavram doğru sorulardır. Doğru soru, yanıttan daha önemlidir. Bu iddianamede güya bazı yanıtlar var. Onların yanıt değil, iftira ya da saptırma olduğunu ancak doğru soruyu sorarak anlıyoruz.

Şüphe + Doğru Sorular ekseninde iddianameyi okudum. Sonuç: iddianame tepeden tırnağa SAKAT. Dahası ve rahatsız edici olan şu: iddianame Türkiye’de ikili hukuk olduğunu ispat ediyor. İddianame ülkemizde seçkin ve özel insanların, biz fanilerle kanun önünde eşit olmadığını kanıtlıyor. İddianame bağıra bağıra ‘’siyaset yapıyorum’’ diyor.

Ben bu son paragrafı yazdığımda, yazar ekibinin lideri olan Sayın Başsavcı henüz Bakan olarak atanmamıştı. O atanınca ‘’bu dava siyasidir’’ söylemini terk etsem mi, diye düşündüm.

Çünkü İmamoğlu Davası’nın göbekten siyasi dava olduğunu gösterecek, daha kuvvetli bir delilim yoktu. Zaten, bakanlık performansında, Sayın Gürlek ne içten bir Ak partili olduğunu ortaya serdi. Şimdi ne yapmalıyım? Ne düşünmeliyim? Sayın Bakan Şubat ayına kadar; bağımsız, siyasete mesafeli, önyargısız bir hukukçuydu, savına inanmalı mıyım? Bir günde Ak Parti’yi bu kadar içselleştirdi diye mi düşüneceğim? Hayatın olağan akışına pek pek uymuyor.

Değerli Başkan; iddianameye ‘’Sakat’’ derken şunu kastediyorum: Ruhu arızalı. İçine konan beyan ya da sözde delilleri de iddianamenin uzuvları olarak görürsek, onlar da sakat. 19 Mart sabahı İBB‘nin en küçük bütçeli şirketi Medya A.Ş. odağında başlayan bu soruşturma girdiği sudan çıktığında, içinde casusluk iddialarını barındıracak kadar absürtleşmiştir.

Davalar değil, ancak siyasi mühendislikler içinde absürtlükler barındırır. Çünkü bir dayanağı vardır. Kitleler en kötüsüne, tuhafına inanmaya hazırdır. Ertesi gün kanıtlarıyla yalan ortaya çıksa dahi, yalana inananlar kendini kandırılmış hissetmez. Bu yalanı siyasi liderin taktik zekası olarak görür. Casusluk palavrasının sırrı budur.

Değerli Heyet;

Propagandada; bir kural vardır. Olmayan şeyler olanlardan daha güçlüdür. Buna gizemin gücü denir. Örnek; on milyonlarca insan açlık sınırında kazanç edinirken, sanayi dahil sektörler tarihinin en kötü günlerini yaşarken, vatandan umudu kesen yetişmiş insan gücü batı ülkelerine göç ederken ne diyoruz:

TÜRKİYE YÜZYILI !

Olmayan şey olandan daha güçlü göründüğü için, diyorlar. Ne diyorlar? Yüzyılın Soruşturması - Asrın İddianamesi. İşte bu iddialı tanımlamanın nedeni de bu: olmayanı satıyor. Olmayan daha güçlüdür, diye.

Örneğe geleyim. İddianamenin 72. Sayfasına. Bu iddianamenin özeti niteliğinde ana fikrin anlatıldığı bölüm içinde yazarların, Necati Özkan anlatımı var.

Okuyorum: ‘’Kültür ve Medya A.Ş. yapılanmasında Ekrem İmamoğlu’nun Beylikdüzü belediye başkanlığından beri irtibat halinde olduğu çok güvendiği aynı zamanda siyasal danışmanlığını yapan örgüt üyesi Necati Özkan, örgütün akıl hocası konumundadır.

Suç örgütünün illegal faaliyetlerinde çıkan ihtilaflara çözüm bulmuş, örgüt üyeleri ve yöneticileriyle Akmerkez’de bulunan ofisinde gizli toplantılar yapmış, yasadışı işlerin kime verileceğini organize etmiştir. ‘’

İddia makamı tespitinde doğruysa, haklıysa bu betimlemeden doğal olarak şu sonuçlar çıkar: 1-) Necati Özkan örgütün Kültür- Medya A.Ş. yapılanmasında yer alır. Peki öyle mi? Hayır. Yazar iddiasını yalanlamış. 2-) Necati Özkan örgütün akıl hocasıdır. Peki öyle mi? Hayır. Ne idüğü belirsiz birinin elemanı olarak gösterilmiş. Yazar, kendini yine yalanlamış.

3-) ‘’Necati Özkan sadece Kültür Medya A.Ş. ekseninde değil örgütün tüm ihtilaflarına, anlaşmazlıklara çözüm bulan biridir.’’ Yani yazar burada Necati Özkan’a, örgüt ombudsmanı diyor. Bu durumda kendisinin de ifadesinde söylediği gibi, en azından yönetici pozisyonunda olması gerekmez miydi? Yazar, iddiasını yine bizzat yalanlamış. Açıkçası bize Real Madrid’i anlatıp sahaya Siirt Köy Hizmetleri Spor’u çıkarmışlar. Bu sakatlık, bu derin çelişki ne sizin sayın başkan, ne de savcı beyin ilgisine hiç mazhar olamadı. Sormaya değer görmediniz.

Necati Bey’e satın aldığı 1 + 1 evi soruyorsunuz da, bunları sormuyorsunuz. Öyle olunca bu tuhaflık bende şüphe uyandırıyor. Necati bey, Casusluk soruşturmasında 24 Ekim 2025’te ifade verdi. İddianame bundan 18 gün sonra 11 Kasım’da çıktı. Acaba dedim, bu iddianame farklı farklı ellerde, kalem oynatarak mı yazıldı? İçinde harmoni taşımayan bu metne, başka bilmediğimiz birileri mi katkı verdi diye düşünmedim değil. Çünkü, savcılarımız ortaklaşa kaleme almış olsa harmoni olurdu oysa kakafoniden ibaret. İnanmayan Eylem 53’ü okusun.

Şüphe işte. Sorduruyor insana. Sayın Heyet; casusluk davası ayrı bir dava değildir.

Bizim davamızla göbekten bağlıdır. Çünkü Hüseyin Gün, bana atfedilen isnat gibi, örgüt yöneticisi pozisyonunda gösterilmiştir. Soğuk Savaş döneminin meşhur ajan grubu Cambridge Beşlisi gibi, burada da sözde İstanbul dörtlüsü vardır! Ne var ki bu devedişi gibi iddia, ne sizi ne savcı beyi cezbetmedi. Hal böyle olunca Akla 2 olasılık geliyor.

1-) Mahkeme heyeti ve Savcı Bey, iddiaların uydurma olduğuna inanmış o yüzden deve dişi gibi olsa dahi bu iddiaları hiç merak etmiyor. Ya da

2-) Necati Bey’in hükmü verilmiş sayın başkan önündeki deftere gerekçeli kararına yazacağı notları alıyor.

İşin aslı çok net! Necati Özkan’a suç affedecek bahane bile bulamayanlar, retorik tariflerle kendisini cezaevinde tutamayacaklarını bildikleri için, yeni bir suç icat etmişler, onu salmamak için. İddianamenin girişindeki Necati Özkan ile çıkışındaki bir başka Necati Özkan’ın sebebi bu.

Çünkü kurgu eserler hayali bir tema üzerine inşa edilir. Romanım var benim, kurgu eser yazmayı biliyorum. Hayali tema dediğimiz şey; uydurma bir hikayedir. Yani yalan. Yalan, sinsi olduğu için kendini çabuk unutturur. Bu kurgu eserin yazarları da yargılandığımız hikayede çok sayıda hayal mahsülü tema yaratmıştır. Necati Özkan o temalardan biridir. Yalan da sinsi olduğu için, girişteki Necati ile çıkıştaki Necati bambaşkadır.

Sayın Başkan; bu iddianameyi son sayfadaki 6 savcımız ortaklaşa yazdıysa diyebileceğim tek şey; herhalde birbirleri ile hiç iletişim kurmamışlar. Çünkü tek gariplik Necati Özkan da değil.

Yiğit Oğuz Duman’ı da, iddianame özel vasfa haiz örgüt üyeleri listesine almış, velhasıl adamcağızı orada unutmuşlar. Hakkında hiçbir suçlama olmayan biri bu iddianameye nasıl oldu da özel üye statüsü ile atandı, anlamakta zorlanıyorum. Bu tuhaflığı siz de fark ettiniz ki 10 Mart günü burada iddianame özeti okunurken tüm özel üyeler ismen okunurken Yiğit’in adını okutmadınız. ,

Halbuki kabul ettiğiniz iddianamede adı yazıyor. O yüzden diyorum ki yüzyılın soruşturmasında son okuyucu kimse işini hiç iyi yapmamış. Kolay değil bunca kurguyu düzene koymak o da haklı!

Sayın Başkan; kurgu – hikaye deyince aklıma geldi.

Yaklaşık 200 yıldır tüm dünyanın bildiği bir hikaye var. Bu hikâyede kibrinin esiri olmuş biri, kendisini Yaradan’la kıyaslayacak kadar cüretkarlaşmıştır.

Bir gün sadece Tanrı’ya mahsus bir şey yapmaya kalkar. Bir yaşam formu yaratmaya karar verir. İşinde çok başarılı biri olsa da, etik ve ahlak sınırlarını çok aştığı için yaratmak istediği canlı, bir yaratık, bir ucube olarak ortaya çıkar. Bu ucube toplumdan dışlanır, taşlanır. Bu dışlanmışlık yaratığı acımasızlığa ve saldırganlığa sürükler. Yarattığı ucubeden tiksinen kişi ise onu terk eder.

Anlattığım hikaye Mary Shelley’nin yazdığı Dr. Frankenstein isimli korku hikayesidir. Evet, Dr. Frankenstein etiği ve ahlakın özünü unutup çıktığı yolda, kibriyle bir ucube yaratmıştır. Bu ucubenin saldırganlaşmasına sebep olmuş ve doktor yarattığı ucubeden, onu terk ederek kaçmıştır.

Sayın Başkan; bu iddianame Dr. Frankenstein’ın, eseri gibidir. Onun gibi saldırgan ve acımasızdır. Üstelik onu ortaya çıkaran kişi de eserinden tiksindiği için olsa gerek, onu terk etmiştir. Ankara’ya gitmiştir.

Ankara’ya giderken de bu yaratığı sizin kollarınıza terk etmiştir. Sizden beklenen, adını iddianame diye okuduğumuz bu şeyi üzerimize salmanız ve bize zarar vermesini sağlamanızdır.

Sizde şimdi kollarınıza atılan bu canavarla ne yapacağınıza karar vereceksiniz. Ya üstümüze salacak, ya da etiğin, ahlakın ama daha yücesi hakkaniyetin gereğini yapıp bu ucubeyi yok edeceksiniz. Bizim için, tüm bu zaman zarfı ise şunu sorarak geçti: ‘’Asıl canavar kim?’’

İddianameyi okurken aklıma hep bu eser geldi. İddianamenin içinde barındırdığı kinin, nefretin, öfkenin kaynağını merak ettim. Bu iddianameyi yaratanların duygu dünyasına akmaya çok çalıştım. Onları anlamak için. Anlayayım ki, savunmamı o hissi bilerek yapayım diye. Beceremedim. O duygu neyin mertebesi ise ben o kata çıkamadım. Sonra bir kitapta, bir şey okudum. ‘’İşte bu’’ dedim.

(GÖRSEL- STALİN SÖZÜ)

O sözü ekrandan beraber okuyalım: ‘’Hayatta hiçbir şey bir kurban seçmenin, özenle bir intikam tasarlamanın, onu gerçekleştirmenin, sonra da gidip yatmanın verdiği zevkin yerini tutamaz.’’

İşte bu, bana hissettirdikleri bu. Ve daha da şaşırdım. Çünkü bu duygu Anadolu’nun, yani ortak evimizin duygusu değildi. Bu kin ve öfke başka coğrafyaların duygusu olabilirdi ama Anadolu’dan bu kaynak çıkamazdı, çıkmamalıydı. Ne yüce insanlar sayabiliriz ama ben sadece 2 özel isimle

Anadolu’yu özetleyeyim. Sizin de memleketiniz Nevşehir’den ilki. Hacı Bektaş-ı Veli. Sözleri hala doğru, hala gerçek Öğretisi aradan geçen yaklaşık 1000 yıla rağmen, hala el üstünde tutuluyor. Her yıl yerli - yabancı binlerce insan anmalara koşuyor.

Çağdaşı ikinci isim Nevşehir‘den bir kol uzaklıkta Konya’dan. Hazreti Mevlânâ. Hoşgörü öğretisi, insan sevgisi dünyayı sarmış. Anadolu’nun tam ortasında yetişen aşkın meyvesi Mesnevi, bugün 50 dilde okunuyor, yazılıyor. Her aralıkta Vuslat diyerek binlerce insan, yerlisi yabancısı hoşgörünün merkezi Anadolu’ya akın ediyor.

O yüzden çok şaşkınım. Anadolu’dan çıkmaz dediğim az evvelki sözün sahibi, bir yabancı. İnsanlık katili Stalin. Orada bu duygu yeşerebilir ama bizde olmamalıydı. Ne yazık ki bu zehirli sarmaşık beslenmiş ve büyütülmüş bu ülkede.

Örnekleyeyim;

Bir gece A Haber’i izliyorum Cemil Barlas diye bir zat şöyle dedi, ağzının kenarından haz suları akarak: ‘’Ekrem İmamoğlu hapiste çürüyecek.’’

Aklıma Stalin’in sözü geldi onu dinleyince. Bir insanın, tanımadığı bir insandan bu denli nefret etmesini anlamış değilim. Bir insanın mahvolmasının, başka bir insana zevk vermesi sadece şeytanidir.

Hayatta daha kötüsü var dedim sonra! İyi ki kötülüğün cephesinde değilim, dedim. Böyle bir canlı olacağıma, insan olarak bir hücrede kalmak daha iyi hissettirdi. Hücredeydim belki, ama yanımda, insanlık onuruyla. İnsandım. Sıradan belki ama insan!

Sayın Başkan; insanların yaşam öykülerine yaklaşırsanız, politik düşüncelerinin mantık çerçevesinde belirleneceği görüşünün çöktüğünü görürsünüz. Her konuda çocukluk travmaları, çocukluk psikolojisi ciddi belirleyicidir. Biraz evvel şeytani haz cümlesini gösterdiğim Stalin için Rus kaynaklar; çocukken babasının onu sık sık dövdüğünü, çocukluğunda maruz kaldığı şiddetin, daha sonra başkalarına uyguladığı şiddeti açıkladığını belirtirler. Bize yönelik ağır saldırıların müsebbiplerini merak ediyorum. Nerenin suyunu içtiler de, nasıl bu kadar acımasızlaştılar diye!

Kaldığım yerden devam edeyim.

Sayın Başkan;

Sizin halis çabalarınız bu iddianamedeki sakatlıkları, zaman sıçramalarını, ikili hukukun nezih örneklerini, kayırmacılığı ve absürtükleri gizlemeye yetmez, yetmeyecek de. Bu metnin sahipleri, sizden bize ceza yağmuru yağdırmanızı istiyor. Buna rağmen, size tutunacak tek dal vermediklerinin de bence farkındasınız. Çünkü belli ki gayet zeki- dikkatli insanlarsınız. Öyle ki, hangi avukat bir gün önce vardı, bugün yok ya da tam tersi. Bu detay bile gözünüzden kaçmadı. Yaşadık, birlikte.

Siyasal iktidar, kendi beka meselesi gördüğü bu önemli davayı sıradan yargıçlara emanet edecek değildi kuşkusuz. Heyetinizin kıdem bakımından bu dava için uygun olmadığı söylendi, burada. Bir hakimin tecrübesi, hayatın olağan akışına uygunluğuna karar vermede önemlidir, dendi. Genç yargıçlara atıfla. Belki de bu bilinçli bir tercihti. Aşikar ki üyeleriniz de gayet parlak insanlar. Biz de fena değiliz efendim.

3 aydır sizler bize, biz sizlere bakıyoruz. İster istemez intibalar oluşuyor. Sosyal zekanız da hayli yüksek. Hatta, Ekrem Başkan kadar olmasa da, iyi bir hazırcevap üstadısınız. Bunu da ince ve zeki esprilerle sunuyorsunuz. Böylece zirve yapan tansiyon, bir cümlenizle sönümleniyor. Ya da tam tersi oluyor. Siyasetçiler için hazırcevaplık, büyük bir artıdır. Birkaç basamak yükseltir insanı, siyasette. Yargıda da işe yarıyormuş, yaşayarak öğrendik.

Dava siyasi olunca laf bir şekilde siyasete geliyor işte.

Değerli Heyet;

Burada karşınızda Avrupa kıtasının en büyük kentinin belediye başkanı, üst yönetimin neredeyse tamamı, çalışanları ve bu dev belediye ile iş yapan bazı iş insanları bulunuyor. Belediye kavramının tarihsel kökenine bakarsak, bu davanın boyutunu daha iyi analiz ederiz. İlk belediye; ‘’6. Daire yani Beyoğlu’’ da bizimle yargılanıyor. Ne talih! Belediyeler, Avrupa’da özünde aristokrasiye, saraylara alternatif olarak doğmuştur. Tarihsel olarak sarayla -yani merkezi yönetimle- belediyeler -yani yerel yönetim- rekabettedir. Belediye dediğiniz kurumlar, mahalli öz-yönetimlerden doğmuştur. Fransız devrimi kurumsal yapısını oluşturmuştur.

Dediğim gibi sadece bugün değil, tarihte de sarayla ayrışmıştır. Avrupa’da yerel yönetimlerden, önemli isimler merkezi yönetimi de seçimle kazanmıştır. İngiltere başbakanı seçilen Boris Johnson, Londra belediye başkanıydı. Bükreş belediye başkanı Romanya cumhurbaşkanı oldu. 2 önemli örnek daha vereyim. Biri malum ülkemizden. Şimdiki Sayın Cumhurbaşkanı, İBB‘den geldi.

Diğeri ondan bile kıdemli bir lider. Rusya devlet başkanı Sayın Putin. 2000’den beri Rusya’nın başında. Türkiye’de daha çok KGB ajanlığı ile anılır ya da selefi Boris Yeltsin‘in özel kalem müdürü oluşu anlatılır. Oysa Putin St. Petersburg belediye başkan yardımcısıydı. St. Petersburg kentinde açılacak tüm işletmelere verilecek ruhsattan Putin sorumluydu.

Bir yanda Sayın Erdoğan, öte yanda Sayın Putin. Gördüğünüz gibi Avrupa’da en uzun süreli devlet başkanlığı yapan iki kişi yerel yönetimlerden gelen isimler.

Bu Avrupa’da da Türkiye’de devam edecek Sayın Başkan. Öyle de olsa böyle öyle de böyle de olsa edecek. Tam yeri gelmişken Sayın Başkan; bu davanın adı İBB davası değildir. İmamoğlu Davasıdır.

Bu dava A’dan Z’ye siyasi davadır. O yüzden ben burada bir prosedürü tamamlamak için ifade verdiğimin bilincinde olan biriyim. Tıpkı neden tutuklandığımı bildiğim gibi. Bu davada benim gibi bir kısım sanıklar ve avukatları şapkalarından bir değil, on tavşan çıkarsa da nafiledir. Şimdilik.

Siz kanaatimce azımıza çokça ceza deklare edeceksiniz. Ve umarım ki; iddianame sahipleri gibi nicelik sanrısı ile sayfalarca uzayan gerekçeli karar görmeyiz. Çünkü, sizin ceza kararınızın ikna edeceği bir halk yok. Kararı millet adına alacaksınız ama millet karara karşı çıkacak. Çünkü kararını verdi. Millete rağmen bizi hücreden çıkarmayacaklar! Vazife olarak Atatürk’ün bir sözünü hatırlatayım: ‘’ Milli egemenlik öyle bir nurdur ki; onun karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar yok olur.” Tarih 30 Ağustos 1924. 600 yıllık padişahlık sonrası Cumhuriyet daha 10 aylık iken bunu görmüş.

İmamoğlu davası ile Ekrem İmamoğlu‘nun, tırnak içerisinde söylüyorum sözün sahibi belli; TELEF olacağını düşünenler için bu dava Ahmak Ateşi’nden başka bir şey değildir. Ahmak Ateşi; aldatıcı umut demektir. Ahmak ifadesi bizim tarafta kullanılınca, negatif yargı dinamiği işlediği için, açıklamasını mecburen yaptım.

Sayın başkan bir yalan bataklığına bırakılmış bizler, ister istemez kendimize steril bir alan arıyoruz. Mahkemeye dair yorumumu dile getirsem de bu bataklıkta steril olmasını doğal olarak beklediğimiz tek bir yer var, yine de. Sizler! Sizden beklentilerimiz var. Aslında, beklentimi 300 yıl önce Thomas Hobbes Leviathan eserinde anlatmış. Kişiyi iyi bir yargıç yapan ilk unsur hakkaniyettir, diyor. İkincisi zenginliklere - imtiyaza değer vermeme. Üçüncüsü yargılarında duygularından kopabilmesi ve dördüncüsü dinleme sabrı, dinlerken özen gösterme ve anlatılanı sindiren bellek, diyor. Siz bunları zaten çok iyi biliyorsunuz. Benden daha fazlasını da, biliyorsunuz. Ben beklentimi söylemekle mükellefim.

2. BÖLÜM – DURUM TESPİTİ

Sayın Başkan; bu bölümde ilk olarak Durum Tespiti yapacağım. Çünkü 450 günlük bu periyodun, durum tespitini doğru yapamazsak, yani doğru teşhisi koyamazsak, iddianamenin bizi çekmek istediği kör kuyuya kuzu kuzu gideriz. Ne kuzu ne de kurt olmak isterim.

Durum Tespitinin 1. Bölümü’nün adı BAŞLANGIÇ.

Daha geçmişi de var ama önce sadece 18 Mart – 23 Mart arasındaki 5 günün anlamını tespit etmek lazım. Çünkü tüm sır bu 5 günde gizli.

-18 Mart 2025 saat 18:00 – İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü Yönetim Kurulu, görev ve yetkisinde olmadığı halde Ekrem İmamoğlu’nun üniversite diplomasını iptal etti. O gece uyuduk ve 12 saat sonra 19 Mart sabah 06:00’da İmamoğlu Operasyonu yapıldı.

Operasyon öncesinde Başsavcılık 2 ayrı tehditvari yazıyla üniversiteden ısrarla diploma iptalini istedi. Yakın tarihte bir cumhurbaşkanlığı seçimi yoktu. Diploma, her nedense savcılık yazısında belirtildiği gibi ancak o zaman lazımdı. Bu durumda, başsavcılık polis operasyonu öncesi neden ısrarla diploma iptali talep etti? Evet 23 Mart’ta bir önseçim vardı ama bu CHP’nin iç konusuydu. YSK’nın değil.

Peki neden illa diploma iptali beklendi? Öyle ya zaten Ekrem başkan tutuklanacaksa 2 ay - 3 ay - 5 ay sonra da, o içeride iken diploması iptal edilebilirdi. Oysa ısrarla iptal beklendi ve kararın sabahı operasyon yapıldı. Her şeyin sırrı burada. Bu iptal, yorumlandığı gibi cumhurbaşkanı adaylığı iptalini garantiye almak için yapılmadı. Diploma iptali ile operasyonun ilgisi; Anayasal suç kavramında saklı. Üniversite diploması varken İmamoğlu tutuklansa, CHP’nin resmi cumhurbaşkanı adayı tutuklanmış olacaktı. Bu demokratik sisteme bir darbe sayılacaktı. Halefiyet ilkesi ihlal edilmiş, seçimlere müdahale edilmiş olacaktı.

Haksız, hukuksuz operasyonu yapanlar böyle bir riski bertaraf etmek için diploma iptalini bekledi. Yarın işler değişip bu dava sorgulandığında savunma argümanların şu olacaktı: ‘’Biz seçimlere yani demokratik sisteme darbe yapmadık. Operasyon yapılmadan önce Ekrem İmamoğlu‘nun üniversite diploması iptal edilmişti. Bu iptali savcılık değil üniversite yaptı. Biz lise mezunu, yani cumhurbaşkanı adayı olamayacak birine operasyon yaptık. Yani bir belediye başkanına sıradan bir yolsuzluk operasyonudur bu.’’

İşte bunu diyeceklerdi savunma argümanı olarak. Zavallı rektör, düştüğü tuzağın farkında değil. Kabak onun başına patlayacaktı. Ve fakat bu kurnaz plan öngörüsü boşa çıktı. Atatürk’ün dediği gibi:’’Milli egemenlik öyle bir nurdu ki; karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar yok olur.”du. Öyle de oldu.

23 Mart 2025 günü, biz sandığa 500 bin CHP üyesi getirmeyi hedeflerken 15.5 milyon insan İmamoğlu‘nu seçti bile. Kurnaz plan o gün çöktü! O argüman tarih oldu. Size anlattığım bu sarih gerçek bize tek bir şeyi gösteriyor: ‘’KORKUYU’’

Diploma, işte bu korkuyla, endişeyle iptal edildi. Haksız olan korkar! Başka bir şey daha diyeyim. O mutlak butlan kararı, o gözükaralık bile buradan kaynaklı.

(GÖRSEL – BARKOVİZYON)

Barkovizyona o görseli verir misiniz? Size 14 yıl öncesinden, Ekrem İmamoğlu‘nun bir paylaşımını sunuyorum. (Metni oku Murat) Kader mi tesadüf mü? Arkadaşlardan tweetin tarihini göstermek için, büyütmelerini rica ediyorum. Evet o da 19 Marttı!

Gelelim bizim 19 Mart’a. Başsavcılık açıklamasından okuyorum: ‘’Bu kapsamda suç örgütü lideri şüpheli Ekrem İmamoğlu ile örgüt yöneticisi konumunda bulunan şüpheliler Murat Ongun, Tuncay Yılmaz, Fatih Keleş, Ertan Yıldız ve bu şahıslarla bağlantılı (95) şüpheli olmak üzere toplamda (100) şüpheli hakkında suç örgütü yöneticisi olmak, suç örgütüne üye olmak, irtikap, rüşvet, nitelikli dolandırıcılık, kişisel verileri hukuka aykırı ele geçirme, ihaleye fesat karıştırmak suçlarından 19.03.2025 tarihi 06:15 itibarile eşzamanlı yakalama, gözaltı, arama ve el koyma işlemleri icrası amacıyla İstanbul Emniyet Müdürlüğü Mali Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü’ne talimat verilmiştir.’’ Bu, 2.adım.

Bu da hem büyük yalanın inşası, ama asıl korku duygusunun 2. kanıtıdır. Cezası ağır ve net olan örgüt suçlaması, gayya kuyusu kadar da belirsiz, bir boşluk. Kimileri bunun, İçişleri Bakanlığı ve Danıştay engelini kaldırmak için yapıldığını söyledi. Değil! Bu da korkunun yansıması! Örgüt saçmalığının burada kullanılmasının amacı netti. Ellerinde tek bir delil dahi yoktu. Bakın bir delil dahi yoktu. Beyan da yoktu. Böyle dev bir işe, delilsiz kalktıklarını bildikleri için çok tedirgindiler ve yol haritalarına itirafçı yaratabilmek için örgüt isnadını eklediler. Ne de olsa insan; baskıyla, zorlamayla, tehditle çözülürdü.

Tek delil yok dedim, anlatayım. 22 Mart akşamı: polise ifade verme sırası bende. Peki ne soruyorlar bana? 1 ay önce bizim teslim ettiğimiz birkaç ihale dosyasını. Onlar resmi evrak zaten. Yasa dışı evrak bulmuş gibi soruyorlar. Bunları biz verdik zaten. Yasal dosyaların, yasal evrakları. Yani bir suç delili değil! Başka? Gizli tanık ifadeleri. Çınar – Meşe- Doğan. İddianameye bakarsanız zaten gizli tanıklardan yararlanılmadığı ortada. 3 gizli tanık spesifik 7 olay anlatmıştı. Yalan olduğu için hiçbiri iddianamede yok. Bunun dışında anlamsız genel cümleler. Mesela; ‘’İhaleleri Murat Ongun organize ederdi.’’ Yani? Ne demek bu? Suç delili mi? HAYIR!

Başka? İş arkadaşlarımızı telefonla aramak. Aynı işyerinde olmaktan mütevellit baz vermek. Başka? Adını ilk kez duyduğum birkaç açık hava reklamcısının serzenişi. Ne diyorlar ‘’Kültür ve Medya A.Ş. bize haksız fatura kesip paramızı alıyor.’’ Parayı alan belediye iştiraki, parayı veren özel sektör. Tersi olsa yolsuzluğu anlayacağım da bunu anlamadım. Yine de burada bir yanlış dahi olsa bu savcıların – polisin değil, hatta bakanlık müfettişinin bile vazifesi değil. Bu olayı incelemesi gereken İBB müfettişleri, yani iç denetim.

Var mı başka delil Sayın başkanım? 22 Mart’ta? Var. Var! Bizi tutuklatan delili açıklıyorum. İddia makamının, şoför tutkusunun kaynağı. Kültür A.Ş. eski genel müdürü Serdal Taşkın’ın şoförü Orhan Cevahiroğlu’nun ifadesi. Daha polis sorgusunda, yalan olduğunu ispatladığımız bir beyan. Yalan ifşa olunca, ifademi alan polis de şaşırdı. Çıktı odadan telefon etti, birkaç dakika sonra döndü ‘’Neyse, devam edelim’’ dedi. ‘’Beyanınızı yazdım’’ dedi. Ve daha o gün emniyette yalan olduğunu ispat ettiğimiz beyanla, iftiracı Orhan Cevahiroğlu’nun beyanıyla: Türkiye’nin cumhurbaşkanı adayı, Türkiye ve Avrupa’nın en büyük kentinin belediye başkanı tutuklandı. Fatih Keleş, ben, Necati Özkan, Hüseyin Köksal ve Serdal Taşkın da öyle.

Ben örgüt yöneticisi olmak ve rüşvet almaktan tutuklandım. Örgüt işinin gerekçesini arz ettim. Rüşvet de bu yalan beyan işte. Evet, biz delilsiz tutuklandık! Sayın Başkan; Allah var, örgüt projesi tuttu iddia makamının. Cezaevine girmemek ya da çıkmak, ya da malını kurtarmak için bir sürü itirafçı türetildi. Bakın 60-70 itirafçının 40 veya fazlası benim suçlandığım konularla ilgili. Hep beraber bakalım. Burada başkan sizsiniz yetki de sorumluluk da sizde.

En zor anda, ağzına aklına gelen tüm yalanları sıralamaktan imtina etmeyen 40 itirafçının beyanlarına bakalım. Bunca beyandan bir tanesi bile Murat Ongun’a şu tarihte, şu sebeple, şurada, şu kadar rüşvet verdim, diyor mu? Buyurun okuyun böyle beyan varsa, 1100 değil 2500 yıl ceza verin sonra bana. Rüşvet almaktan tutukladı ya beni hâkim hanım. Varsa çıkarın, o da iyi hissetsin. Ah o sulh cezalar, yok mu!!! Ah o sulh cezalar!

Yok, yani 40 itirafçı 1 Orhan etmemiş. 1 Orhan, koca İstanbul’u tutuklatmış. Akıl tutulması. 4 bin değil 40 bin sayfa yazsalar, bunlara kimse işte bu yüzden inanmıyor. Beni rüşvetle suçlayanı da, tutuklayan hakim hanımı da Allah’a havale ediyorum. Şimdilik! Manşetlerde yalanlar, yalanlar… Cezaevine girdim, yağmur gibi Türkiye’nin dört bir yanındaki cezaevlerinde kalan mahkumlardan mektup geliyor.

Kiramı öde diyen mi dersin, borç isteyen mi? Adımızı, dolandırıcıya – rüşvetçiye çıkarınca bunlar normal. Mahkum ne yapsın. Kim verecek bu itibar suikastinin hesabını? Ve 23 Mart oldu: Yallah Silivri’ye!

Sayın Başkan, yaptığım durum tespiti objektif ve nettir. Bize yapılan bu kurgu; 2. bir ‘’Hiçbir şey olmasa bile mutlaka bir şeyler oldu’’ Kurgusudur. O zaman da çaldılar dendi, mundar dendi, sandık görevlileri fetöcü dendi. Hepsi yalan çıktı. Bugün de yalanın, şiddetli 2. perdesi sergileniyor. Seçim iptaliyle oyunu değiştirmeyen zihniyet, oyuncu değiştiriyor. Kazanan yine biz olacağız. Tıpkı 2019’da olduğu gibi.

18-23 Mart tarihleri arasının yani işin başlangıcının ve örtülü gerçeklerin fotoğrafını çektim. Gelelim soruşturmanın 2. Perdesine.

2.BÖLÜM! ‘’ZORBALAMA DÖNEMİ’’

Bu soruşturmada insan hakları ihlalleri yapıldı. Murat Kapki etkin pişmanlık ifadesi verirken, yan odada eşi ile tehdit edildiğini söyledi. Eşi olmasa da benzer bir uygulama itirafçı Yakup Öner için de yaşanmış. Ailelerin içine bu kadar çekildiği başka bir soruşturma var mı bilmiyorum.

Ekrem Başkan – babası – oğlu – kayınbiraderi ile

Fatih Keleş – oğlu – abisi – yeğeni ile

Ben – eşim ve bacanağım ile

Tuncay Yılmaz eşi ile, Alper Aydın oğlu ile, Murat Kapki kardeşi ve çalışanları ile itirafçı Eyüp Subaşı eşi ve oğlu ile, iftiracı fabrikatörü Muhittin Palazoğlu kardeşi ama kardeşinden çok sevdiği serveti ile, iş insanı Murat İlbak kardeşleriyle ve servetiyle bu soruşturmaya dahil edildiler. Bu hamleleri masum ve soruşturmanın doğal işleyişi olarak göremeyiz. Zaten sonuçları itibariyle iddia makamının hayal ettiği, beyanlar geldi. İtirafçı yaratma sistematiği kuruldu.

Tıkır tıkır da işledi. Ayrıntısını anlatacağım. Kimi malı, kimi parası, kimi oğlu, kimi eşi, daha fazlası da özgürlükleri ile sınandı. Bunlara tekrar sahip olmak istiyorsan, bana istediğimi ver dendi. Zaten örgüt isnadının sebebi dediğim gibi buydu.

(GÖRSEL-BARKOVİZYON)

Hukuk ve siyaset tarihi okuyan hemen herkes bu tip siyasi davalarda, tasfiyelerde ailelerin, yakınların ve yakın arkadaşların hedef alınmasına aşinadır. Onlardan itirafçı üretilmesi de bilindik taktiklerdir. Felsefeci Hannah Arendt, 52 yıl önce 1973’te kaleme aldığı Totalitarizmin Kaynakları eserinde diyor ki ‘Tasfiyeler tüm toplumsal ve ailevi bağları yıkmak için bu operasyonlar tanıdıklardan, en yakın arkadaş ve akrabalara kadar sanığın olağan ilişkilerinin, sanık ile aynı kaderi paylaşacağı korkusunun salınması ile yürütülür. Basit ve ustaca kurulmuş suç ortaklığı tekniğinin sonucu şudur: Biri suçlanır suçlanmaz, paçayı kurtarmak isteyen eski arkadaşları bilgi vermeye can atarak ona karşı OLMAYAN kanıtları teyit ederek, en acımasız düşman haline gelir. Bunu yapmak açıkça kendini kurtarmanın biricik yoludur.

Tabi o bunu totaliter rejimleri anlatırken söylemiş. Türkiye’de ileri demokrasi var. Öyle diyorlar. Yine de, ne kadar tanıdık geliyor kulağa değil mi? Onlarca itirafçısı cezaevinden kurtulan bir dava, daha güzel analiz edilemezdi. Bu süreçte cezaevinden çıkmak için de, girmemek için de profesyonelce yollar tarif edildi.

Zanlıların çoğu bizi tanımıyordu ama hakkımızda ne anlatmaları gerektiğini öğrendiler. Daha doğrusu öğretildi. Gizli tanıkların ifadelerle açtığı patika, medyanın belirlenmiş isimleri hedefleştirmesi ve soslu hikâyeler ile asfalt yol oldu. İçeri düşen herkes, o asfalt yoldan ne diyerek dışarı çıkacağını öğrendi. Öğretildi! Formül basitti: Ekrem İmamoğlu-Fatih Keleş-Murat Ongun ile ilgili bir şey söyle, onların yakın çevresinden birini de kat hikâyene, hadi eyvallah. Özgürsün!

Süreç de aynen böyle işledi.

1 aylık medya yönlendirmesinin ardından Nisan ayı sonundan başlayarak, Mayıs ve Haziran’da pik yapacak şekilde, basmakalıp itirafçı ifadeleri okumaya başladık. Art arda benzer cümleler kuranlar, art arda tahliye olmaya başladı. Her çıkan, geride yeni bir yalancı tanığın daha doğmasına yol açıyordu. Hayatımda adını ilk kez duyduğum itirafçılar, daha doğrusu iftiracılar kendimin dahi bilmediği yönlerimi anlatıyor, ben de bu huylarımı gazetelerden okuyarak öğreniyordum.

İsmim bilmediğim ağızlarda çeşitli tariflerde dolaşıyordu. Bu furya öyle bir hale geldi ki, bir yalan hikâye uydurup tahliye olan şüphelinin avukatı da bir anda gözde avukat oluyor ve yeni müşteriler ediniyordu. Yoksa bu dosyada 5 itirafçı sanığın, sonradan aynı avukata sahip olmasını, tesadüf olarak niteleyemeyiz.

Sayın Başkan; madem planlı bir eylem sistematiği anlatıyorum, biraz ete kemiğe büründürelim. Medya dedim. Avukat dedim. Bir de savcılık var. Ülkedeki herkesi, Sayın Cumhurbaşkanı hariç herkesi, korkudan tir tir titreten Başsavcılık, bazı avukatların yarattığı borsayı izlemekle yetindi. Mehmet Yıldırım dendi, Selcen Akar dendi. Mücahit Birinci dendi.

Bunlar gerçek ki bazıları dava konusu bile oldu. Ben bu sistematiğe bir ekleme yapacağım. Malum soruşturmalar basit şüphe ile başlıyor ya benimki de basit bir şüphe. İçinde medya var, avukat var, itirafçılar var. İster istemez böylece iddia makamı da dahil oluyor.

Şimdi size çarpıcı bir tabloyu sunup, içeriğini anlatacağım.

(GÖRSEL-BARKOVİZYON)

Bir avukat var. Adı İsmail Mirsad Albayrak. Açık kaynaklardan görüyoruz ki; avukat bey Rasim Oğlan Kütahyalı ve Hilal Kaplan isimli medya mensuplarının avukatı. Hatta avukat bey sayesinde, öğreniyoruz ki üç harfli kısaltma seven şahsın 8 yıldır resmi polis koruması varmış. Türkiye Cumhuriyeti yasal -yasa dışı hiçbir kurumun, kirlenmemek için elini sürmeyeceği birini 8 yıldır bizim vergilerimizle koruyormuş.

Hilal Hanım da koruma kalkanında. Şimdi avukatımızın, müvekkilleri İmamoğlu Soruşturması sürerken neler yazmışlar, söylemişler bakalım:

(GÖRSEL – BARKOVİZYON)

Yüzlerce iftira ve yalanla, soruşturmanın gizliliğini ihlal etti. Diğer medya mensubu Hilal abla da; yolsuzluk dedi, eylem 13 için karanlık ayna dedi, o da soruşturma sürerken İmamoğlu ve bizler için üç harfli gibi, sistematik karalama kampanyası yaptı.

Medya- avukat ilişkisini gördük. Sırada avukat- itirafçı ilişkisinin haritası var. Ekrana verirsek, herkes tanık olur bu tuhaf haritaya. Dokuz maddeyle sırayla okuyalım.

(GÖRSEL – BARKO İTİRAFÇI ŞEMASI GİRER)

1-) Dosyada 5’i itirafçı 6 sanığa avukatlık yaptı. 6 sanık da birden fazla ifade verdi.

2-) 22 Mart günü 6 kişiden sadece Hasan Özsoy isimli şüphelinin avukatıydı. Diğer 5 itirafçının avukatları farklıydı.

3-) Hasan Özsoy 30.04.2025’te itirafçı oldu. Eyüp Subaşı‘yı suçladı. 9 Mayıs 2025’te tahliye oldu.

4-) Tahliyeden 4 iş günü sonra 15 Mayıs 2025’te Eyüp Subaşı itirafçı oldu. Eşi tahliye edildi. Ekrem İmamoğlu - Fatih Keleş - Serdal Taşkın - Murat Ongun ve Ertan Yıldız‘ı suçladı. Aziz İhsan Aktaş‘tan sonra ‘’SİSTEM’’ diyen ilk itirafçı oldu.

5-) Hasan Özsoy’un tutuklu sahte faturacı arkadaşı Kabil Taşçı 27.05.2025’te itirafçı oldu. 29.05.2025’te tahliye oldu. 19.06.2025’te bir kez daha ifade verdi. Tahliye ifadesindeki avukatı İsmail Mirsad Albayrak idi. İlk avukatı başka biriydi. Vedat Şahin’i suçladı.

6-) Vedat Şahin, Kabil Taşçı’nın suçlamasından 11 gün sonra itirafçı oldu. 30 Haziran’daki ifadesinde avukatı İsmail Mirsad Albayrak idi. İlk avukatı farklıydı. Tutuklu bulunmaktadır.

7-) Rauf Cem Istranca, Kabil Taşçı ile aynı tarihlerde 29 Mayıs ve 19 Haziran’da ifade verdi. 7 Temmuz’da tahliye edildi. Etkin pişmanlık ifadesinde de avukatı İsmail Mirsad Albayrak idi. İlk avukatı başka biriydi. Serkan Öztürk ve Beyoğlu Belediye Başkanı İnan Güney’i suçladı.

8-) Serkan Öztürk, Rauf Cem Istranca’nın tahliyesinden 22 gün sonra ifade verdi. 8 Ağustos’ta ikinci kez ifade verdi. 2 ifade de avukat olmadan alındı. 11.08.2025’te de İsmail Mirsad Albayrak’a vekalet çıkardı. Onun da ilk avukatı başka biriydi. 11.09.2025’te de 3. Kez İsmail Mirsad Albayrak ile ifade verdi. Tutuklu bulunmaktadır.

9-) Duygu Fikirli. İlk avukatı farklıydı. 3 Eylül’de İsmail Mirsad Albayrak’a vekalet verdi. 5 Eylül’de itirafçı oldu. 24 Eylül tahliye oldu.

Durum Tespiti’nde son bölümü anlatmadan, bir şey söylemek isterim.

Nisan ayının 2. haftasının başıydı. Eylem 13’ten yargılanan Emrah Yüksel kürsüye geldi. Ve siz ona dediniz ki: ‘’Şu 13 nolu eylemi şöyle güzel güzel anlat da Emrah; en zorlandığımız eylem. Sıralamayı ona göre belirledik zaten.’’

Bu cümle beni hayal kırıklığına sürüklerken, büyük bir şüpheye de gark etti. Sadece bu eylemi anlamakta zorlanan heyet, demek ki Şişli’nin dev imar ihtilafını, KİPTAŞ’ın işlerini, Raylı Sistem İhalesine dair suçlamayı, Asfalt ve Kışla mücadele konusunu, daha anlayanını görmediğim hafriyat konusunu, reklam ihaleleri ile ilgili suçlamaları, 5 farklı dairenin etkinlik ihaleleri ile ilgili iddiaları ve hatta Capacity’nin depreme dayanıklı olup olmadığına dair meseleyi anlamıştı. Orada belki konunuz rüşvet iddiasıydı ama bu iddianın temeli de binanın temeliyle ilgilidir. Sağlamsa başka, değilse başka. O top da size kaldı. Bugünden demiş olayım.

Eğer tüm bunları gerçekten tam manasıyla kavradıysanız, ki siz bunu daha Nisan ayı başında ilan ettiniz, içimden dedim ki; ‘’Şu an İBB’yi yönetecek en iyi isim mahkeme başkanımız. Geçmiş 2’si ve mevcut genel sekreter elinize su dökemez.’’ Sayın Başkanım. Anlayamazsınız!

Nisan’da da anlayamazdınız, bugün de anlayamazsınız. Çünkü kaynağınız yanlış. Sizin kaynağınız bu iddianame. Bu kaynakla İBB sırrını çözemezsiniz. Çünkü gerçekler, bu kurgu eserde yazmıyor. Sadece gizlenen gerçekler var, onları da ben sırayla size arz edeceğim. İddianamenin gerçek yüzünü o zaman görecek ve her şeyin doğrusunu herkes anlayacak.

Buna geleceğiz, ben şimdi size sizi ilgilendiren 3. Bölüm’ü anlatayım.

Ne demiştim? Bu Bölümün Adı: Var Mısın, Yok Musun?

Ekrana da verebilirsek.

Size bu süreçte verilen mesajları Var Mısın Yok Musun subliminal mesajıyla verdiler. Ben subliminal diyorum ama nezaketen. Yoksa gayet açık-seçik bir durum.

(BARKOVİZYON – GÖRSEL- VAR MISIN?)

Elimdeki tablo İmamoğlu Soruşturmasına Katkı Veren Yargı Mensuplarının Terfi Durumu. Yani daha iyi bir yaşam vaadinin vücut bulmuş hali!

(Liste – Okurum) Bu listenin adı Var Mısın? Size diyor.

Bu da diğer subliminal mesaj. Adı: Yok Musun? Onu da size diyor!

(BARKOVİZYON – GÖRSEL- YOK MUSUN?)

Bu tabloda Ekrem İmamoğlu lehine karar veren yargı mensuplarının durumu. Gezelim Görelim Anadolu tadında. Tenzili rütbe kıvamında.

Şimdi 2 tabloda ortada. Bunların tamamı mahkememiz başlamadan yaşandı. Düşünsenize bakan bey duruşmaya tam 1 ay kala atandı.

Bu gösterinin adı nedir acaba? Bu mesajın anlamı belli, adresi belli. Bu yaşananların bir mesaj olduğunu düşünmem hatalı mı? Bu bir tehdit veya ödül vaadi değil de nedir? Birilerinin size; Var Mısın yoksa Yok Musun dendiğini gayet net görüyoruz.

Değerli Heyet; 20 Ekim 2025 günü, hem Sayın Yargıtay başkanımız hem de Sayın AYM başkanımız, Diyarbakır’da bir etkinlikte konuşmacılardı. Yargıtay Başkanımız Sayın Kerkez, orada yaptığı konuşmada şöyle dedi:

’’Her bir iddianamemiz yalnızca suç isnadı değil aynı zamanda adalet yolunda yakılan ışık olmalıdır.’’

Önümüzdeki iddianame değil ışık, dibini aydınlatan bir mum bile değil. Konsepti de, Türkçesi de, mantık kurgusu da, delil durumu da perişan! Bunu ben 1 biliyorsam siz 10 biliyorsunuz. Yine de sınıfta kalan yazarlarına, sınıf atlattırdılar. Çünkü Türkiye’yi hiçbir şeyin gerçek olmadığı, her şeyin mümkün olduğu bir ülkeye çevirdiler. Liyakat; Türkiye’de artık kuralsız ve sınırsız adanmışlığın adı oldu.

1 yıldır tutukluyum. 1 yıl ilk başta kulağa insan ömrü içinde çok uzun bir zaman dilimi gibi gelmiyor. Oysa mesele sadece hücreye tıkılmak da değil. 1 yıldır kaynağının neresi olduğu belli olan haberlerle medya linçimiz de devam ediyor. Hayatınızda ilk kez girdiğiniz ve uyum sağlamaya çalıştığınız hapishaneden, bir gece yarısı hastaneye götürülüp, sabahın ilk ışıklarıyla bilmediğiniz bir başka cezaevine sevk edilmek de var bizim hikâyemizde. Ailemize yönelik hamleler, 3 kez basılan yuvamız, tutuklanan ya da adli kontrole alınan yakınlarımız da var bizim hikâyemizde.

Evinizi basmaları yetmiyor. Kızınızın kulağındaki küpeleri, oğlunuzun başucundaki harçlığı da soruşturmaya dâhil ediliyor. Sonra bunlar, medyada yazılınca, o dönemin Dezenformasyon Başkanlığı bu haberleri yalanlıyor. Oğlumun harçlığının kasadan çıktığını belirtiyor. Zeka küpleri. Kasaya oğlanın harçlığını koyup, üzerine ‘’Koray’ın Harçlığı’’ mı yazdık? Nereden anladın? Birazcık zekâ kullanın bari. Ama Allah büyük. Benim evlatlarıma yapılanları hafife alıp yalanlayan o birimin başkanının adı her türlü rezilliğe karıştı ve görevden alındı. Tabii ki tutuklanmadı. Hatta yeni iş buldu. Çocuklar üzerinden algı yaratmaya çalışan bu zatın, kendisini en son Akın bakanımızın devir teslim töreninde alçak koltuğunu kaldırmaya çalışırken gördük. Kaldıramadı da. Kaldırmayı beceremeyince şahsı ortadan kaldırdılar. Perde arkasından çalışıyor şimdi. Aklı sıra gizli.

Sayın Heyet;

Mahkeme salonlarında Dreyfus davasına çok atıf yapılır da o dönemin medyasından pek bahsedilmez. Dreyfus’u elde hiçbir delil olmadığı halde vatan haini ilan edenlerinde medyası vardı. Onun, aleyhinde şiddetli kampanyalar yapan Fransız Libre Parole gazetesi gibi. O günlerin Fransız Parolası, bugünlerin Sabah’ı oldu, Yeni Şafak’ı Oldu, TRT’si oldu, A Haberi oldu.

Tarih tekerrürden ibarettir derler ya, doğru! Bizim Zola’mızda CHP Genel Başkanı Özgür Özel oldu. Her gün hissettiğimiz CHP milletvekilleri oldu. Zola’nın, İtham Ediyorum yazılarına yer veren o küçük Fransız gazetesi, bugün bize biraz nefes aldıran Halk Tv, Sözcü grubu Cumhuriyet, Birgün oldu. Cesur, bağımsız gazeteciler oldu.

Allah bireysel destek olan herkesten de razı olsun.

Demem o ki efendim, ne ilk kez siz, ne ilk kez biz siyasi bir dava ile huzurdayız. Tarihte de çok olmuş, bugün de oluyor, yarın da olacak. Taktik değişmiyor! Önce siyasi hedefe uygun strateji belirlenir ve ardından o doğrultuda kanıtlar, ya da bugünkü gibi beyanlar yaratılır. Seçilen kurbanlar yargılanır.

Böylece koltukta gözü olan ‘küstah’ elenir.

DEDİĞİM GİBİ ŞÜPHEYİ odağıma alıp okudum iddianameyi. İlk şüphem soruşturmayı ve operasyonu önceden haber aldığımız açıklaması ile doğdu. Bildiğiniz gibi medyada, polis teşkilatımız ima edilerek polis içinden köstebeğimiz olduğuna dair iddialı haberler, yorumlar yapıldı. Emniyet mensuplarımız zan altında bırakıldı. Akabinde yeni dalgalarda Jandarma’nın kolluk olarak kullanılması bu iddiaları daha da kuvvetlendirdi. Zaman böyle akıp giderken, 2 Eylül’de, 2025-2026 Adli yılı açılış töreni oldu. Orada bulunan gazetecilerin yazdıklarından öğrendiğimize göre dönemin İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı bugünün Adalet Bakanı Sayın Akın Gürlek ‘Soruşturmadan ilk Murat Kapki haberdar oldu. Mülklerini Ocak ayında başkasına devretti’ demiş. Okuduk. O yüzden operasyon hızlanmış.

Bu açıklama beni şaşırttı. İddianameyi dikkatli okuyanları da şaşırtmıştır. Çünkü Murat Kapki, 24 Haziran 2025 tarihli etkin pişmanlık ifadesinde soruşturmayı ne zaman, hatta kimden öğrendiğini bile anlatmış. Kendi beyanı var. Üstelik Ocak ayında da değil! Daha geçmişte taa başlangıçta öğrenmiş. Bakın ifadesinde ne diyor:

Gözaltına alınmadan önce 2024 senesinin Ekim ayında Ahmet Çiçek beni soyadını hatırlamadığım Çetin adında bir şahısla Ferko’daki ofisime gelerek tanıştırdı. Bu şahıs bana hakkımda bir soruşturma yürütüldüğünü, soruşturmanın gizli olduğunu, yardım edebileceğini söyledi.2025 senesinin ocak ayında Çetin isimli şahsı çağırarak tekrar görüştüm. Bu görüşmede benden 100 bin dolar vermem karşılığında bana listede kimlerin olduğunu ve olayın ne olduğunu bana bulabileceğini ve listede olmam halinde belirleyeceği bedel karşılığında da listeden adımı sildirebileceğini söyledi. Ben bu teklifi kabul ettim fakat parayı peşin istedi. Ben de bana gerekli bilgileri getirmeden parayı vermeyeceğimi söyledim. Çetin de o zaman BİZ DE seninle çalışmıyoruz diyerek şirketimden ayrıldı.’’

Sayın Başkan, Çetin ben de seninle çalışmıyorum demiyor. Çoğul söylüyor: ‘’biz de seninle çalışmıyoruz’’ diyor. Tek değil yani. Bir ekip kastediyor! Başından sonuna bizim dosyada hep para konuşulması pek tesadüf gibi durmuyor.

Murat Kapki gözaltına alınınca gizemli Çetin eşini aramış ve parayla çıkarırız, demiş. Şimdi böyle okuyunca insan merak ediyor. Yüzyılın gizli soruşturmasını daha bismillah başladığı Ekim ayında bilen ve sızdıran bu Çetin kim diye... Öyle ya 10 gün gizli kalmamış 100 yılın dosyası.

Çünkü adam gerçekten biliyormuş ki,19 Mart operasyonu oldu. Ben de merak ettim ve iddianameyi taradım. Mutlaka gizemli Çetin’in ifadesi alınmıştır diye umdum. Aradım taradım yok. Ne ilginç, sadece ben merak etmişim, iddia makamı hiç ilgilenmemiş. Üstelik Gizemli Çetin’i, Murat Kapki’ye getiren, Ahmet Çiçek isimli şüpheliymiş.

Ahmet Çiçek de bu dosyada itirafçı. Sanık şu an.

İfadesi alınmış ve inanır mısınız, bu iddianameyi yazanlar ‘bizim gizli soruşturmamız 18 Ekim’de başladı. Yüzyılın Soruşturması adını verdiğimiz bu gizli dosyayı daha açılır açılmaz, Murat Kapki’ye bildiren Çetin kim? Onu sen getirmişsin’ diye sormamış bile.

Çetin hala aramızda özgürce geziyor. Belki yeni soruşturma dosyalarından haberdar oluyor ve muhataplarına para karşılığı onları soruşturmadan çıkartma vaadi veriyor. Etrafta böyle dolaşan biri var ama hiç merak edilmiyor.

Üstelik Çağlayan Adliyesi’ni kullanarak iş gördüğü halde kimliği merak edilmiyor. Savcılar merak etmeyince, ben merak ettim. Adamı buldum, üstelik hücremden. Adı Çetin Ayaz. İşyerini söylüyorum; Kartal İSTMarina AVM yanındaki S1 blok. S2 de olabilir. Hücreden anca bu kadar. Çetin o dev gibi, altın sarısı çirkin gökdelende işini görüyor. Belki ilgilerini çeker. Bir de şahıs daha önce herhangi bir adliyede görev almış mı acaba? Bazı iddialar duydum.

Peki dosyayı bilen sadece Çetin miydi? İtiraf ediyorum Çetin gibi ben de bu soruşturmadan haberdar oldum. Çetin’den daha geç tabii ki Kasım 2024 ortalarında. 18 Kasım 2024 tarihinde ailemle yurtdışındaydım. Kızımın üniversite ve yurt kaydı ilgileniyordum. Ben İtalya’da iken Whatsapp’tan beni bu dosyada tutuksuz sanık olarak bulunan itirafçı Cüneyt Yakut isimli şahıs aradı. Dedi ki; ‘Savcı Aykut Çelik sizi, İBB soruşturması için ifadeye çağırmış. Tebligat yollamış ama evde kimse bulunamayınca tebliğ yapılamamış’ dedi.

Gerçekten de ailemle evde değildim. Ertesi gün bir arkadaşımı bağlı bulunduğumuz muhtara gönderdim oraya bırakılmıştır diye, orada da tebligat yoktu. Yetinmedim o zamanki avukatım Serkan Günel’i aradım. Savcı beyin adını verdim ve ziyaret etmesini, eğer gerçekten beni ifadeye çağırdıysa hemen döneceğimi söyledim. O da şimdi, terfi edip başsavcı yardımcısı olan Aykut Beyi makamında ziyaret etti. Aykut Bey böyle bir tebligat olmadığını söylemiş ama benim kimden duyduğumu merak etmiş. Avukat Serkan Bey de bilmediği için kendisine söyleyememiş.

Avukatım, beni arayıp bir tebligat olmadığını söyleyince ben de dönüp Cüneyt Yakut’u aradım. Ailemle yurtdışında iken böyle asparagas bir bilgiyi, doğruymuş gibi iddialı bir şekilde aktardığı için, kendisine sitem ettim. ‘’Ben sitem edince Cüneyt Yakut verdiği bilginin doğru olduğu konusunda ısrar etti. Çünkü bilgiyi, yeğeni olduğunu söylediği Cumhuriyet Savcısı Kerim Ali Yakut’un verdiğini belirtti. Soy isimleri aynıydı. Yine de böyle bir savcı var mı, doğru mu konuşuyor diye merak ettim. Araştırdım. Gerçekten de Çağlayan Adliyesi’nde böyle bir savcı vardı. Zaten Türkiye’ye döndüğümde yanıma gelen Cüneyt Yakut bizzat cep telefonundan bazı şeyler gösterdi. Kendisi, soruşturma kapsamında tüm bilgileri, Savcı Kerim Ali Yakut’tan aldığını ve bize bildirdiğini, bundan da savcının haberi olduğunu söyledi. Yeğenim dediği savcıyı böyle anlatınca ben de kendisine inandım. Bir soruşturma olduğuna kani oldum. Bu 2 şahıs arasında gerçekten akrabalık bağı var mı, varsa bile aralarında bir iletişim trafiği mevcut mu, -HTS- Baz gibi - onu kıymetli mahkemeniz arzu ederse tespit ettirebilir. Ben sadece Cüneyt Yakut’un anlatımlarını dile getiriyorum. Bir de, İstanbul Emniyeti’nin haksız yere hedef yapıldığını ortaya koyuyorum.

Sayın Başkan; mahkeme huzurunda bir bilgiyi de paylaşmak isterim. 26 Nisan 2025 Cumartesi sabahı yapılan 2.Dalga İBB operasyonunda eşim de gözaltına alındı. Büyük bir şok ve üzüntü yaşıyordum. Ertesi gün, yani 27 Nisan 2025 Pazar günü saat 14:15’te bana bir avukat ziyareti oldu. İlk ve son kez ziyaretime gelen bu avukatın adı Beliz Özkan’dı. 15 aydır sadece 27 Nisan günü bana geldiğini cezaevi kayıtlarından görebilirsiniz. Avukatım iletir. Görüşme kabinine girer girmez bana “Beni hem sizin hem benim ortak şişman arkadaşımız gönderdi.’’ dedi. Cüneyt kiloludur biraz. Ben de kendisine şifreli konuşacak durum olmadığını, Cüneyt Yakut’u mu kastettiğini sordum, ‘’evet’’ dedi. Sonra, Cüneyt Yakut’un kendisine söylediklerini bana aktarmaya başladı. Şöyle dedi; “Biliyorsunuz, size anlatmış Başsavcılıkta yakın tanıdıkları var. Kendisi de benzer şekilde tahliye edilmişti. Ortak arkadaşımız diyor ki 1.000.000,00 $ verirse, eşinin tutuklanmamasını sağlarım.” Avukat gayet açık sözlüydü, işi halledecek ismi bile veriyordu ama ben dile getiremeyeceğim. Cezaevinde avukat kabininde benden 1 milyon dolar talep edilince şok oldum. Avukat sözünü bitirdi ama ben dona kaldım. Benden yanıt gelmeyince Avukat Beliz Hanım, pazarlık yapıyorum zannetti sanırım ve şöyle dedi: “Kendisi ben de 300.000,00-400.000,00 $ var, 600.000,00-700.000,00 $ dolar verse bile hallederiz.” dedi. Avukata “Benim eşim suçsuz ayrıca böyle bir param da yok.’’ diyerek görüşmeyi bitirdim. Avukat Beliz Özkan hakkında 7 Ocak 2026 tarihinde 2975 numaralı dilekçe ile İstanbul Barosuna şikâyette bulundum.

(EK Avukat Beliz Özkan Hakkındaki ŞİKâYET Dilekçesi)

Bazen düşünüyorum. Daha gözaltına alınırken ev hapsi verileceği beliydi de, birileri bunu ticarete mi çevirmek istedi, diye. ŞÜPHE İŞTE.

1 Milyon dolar talebinden sadece 1 gün sonra Cüneyt Yakut’un erkek kardeşi Ali Yakut gözaltına alındı. Emniyet ifadesinden, saatler sonra tekrar gözaltına alındı. Bu kez savcı Cahit Cihad Sarı’ya ifade verdi. İlk beyanının aksi yönünde konuşan Ali Yakut, eşim aleyhine ifade verdi. 24 saat dolmadan 2 zıt ifadeydi bu. Takdir sizlerin; içinde çok sıfat, çok isim ve para olan tuhaflıklar zincirini anlattım.

Velhasıl Sayın Başkan, soruşturma bilgisine haiz olmama rağmen benim yaşamımda bir değişiklik olmadı. İşlerimi yine her zamanki gibi yaptım. Para kaçırmadım ya da mal devretmedim. İş hayatımı, özel hayatımı, nasıl yaşıyorsam öyle yaşamaya devam ettim. Çünkü yaptığımız yanlış ya da usulsüz bir şey yoktu.

2 Eylül 2025 günkü adli yıl açılışında basınla yaptığı sohbette, Sayın bakan beyin demeciyle Murat Kapki’nin, 2025 yılı Ocak ayında mallarını devrettiğini öğrenmiştik. İddianame, Masak Raporları, kolluk tutanakları ortaya çıkınca Murat Kapki’nin malları kime devrettiğini de öğrenmiş olduk. Ayrıntısını ifadesinde anlattığı gibi, Murat Kapki 1 günde, Acarkent Sitesi’ndeki 7 ayrı mülkünü birden aynı anda yine kısa süre sonra Acarkent’te 4 katlı bir villasını da İsmail Kaan diye birine devretmişti. Bununla da kalmamış aynı zamanda, aralarında radyo ve youtube kanalının da olduğu 3 firmasını da yine aynı gün İsmail Kaan isimli şahsa devretmişti. Açıkçası Kapki, neredeyse tüm birikimini İsmail Kaan’a güvenip devretmiş.

Yani sayın eski başsavcının “malları kaçırdığı aklamaya çalıştığı” dediği olayın 2 ana kahramanı var. Biri tutuklu sanık Murat Kapki diğeri özgür insan İsmail Kaan. MASAK Raporu’nda 14 Ocak 2025 tarihli bu devirlerin aynı günde yapıldığını görebilirsiniz. Ayrıca MASAK uzmanları hazırladıkları bu rapora kocaman bir şekilde bu işlemler için ŞÜPHELİ İŞLEM uyarısı koymuş. (EK 2- MASAK RAPORU)

(A4 KARTONET -GÖRSEL – ŞÜPHELİ İŞLEMLER İBARESİ BÜYÜTÜLSÜN)

Özetle, Acarkent’te 8 mesken ile 3 firma devri olmuş. Kime İsmail Kaan’a. Bunu elde tutalım. Çünkü bir devir daha var. Aynı tarihlerde. Bu kez Murat Kapki, Merdivenköy’de 1 dükkân 1 mesken, Silivri’de de 2 mesken olmak üzere 4 mülkünü aynı tarihte avukatı Zeynep Tezcan’a devretmiş. Doğal olarak işlem de şüpheli bulunmuş. Zeynep hanımın ifadesi alınmış ve şu an bu dosyada ‘TCK 37 delaleti ile TCK 220/7, 53/1-2-63 ve CMK 325/1 maddeleri ve TCK m.37 delaleti ile 282/1-4-5, 53/1-2, 63, 54, CMK 325/1 maddeleri uyarınca cezalandırılması isteniyor. Burada, Silivri’de 2 mesken Merdivenköy’de 1 dükkân 1 mesken devri için.

Oysa Acarkent’te kocaman villalar dahil 8 mesken ve 3 şirket devri yapılan İsmail Kaan, tıpkı soruşturmayı sızdıran Çetin gibi, hiç merak edilmemiş. Emniyete davet dahi edilmemiş. Bir kere olsun ifadeye çağrılmamış. Murat Kapki tutuklu Zeynep Hanım tutuksuz sanık olurken, İsmail Bey 2 kere de yırtmış. İsmail beye helal olan, Zeynep hanıma neden yasak? İsmail, Zeynep’ten daha şüpheli iken nerede bu şahıs? Mal devreden hücrede, devralan evinde.

Türkiye bir hukuk devleti ve adalet önünde herkes eşit sonuçta.

Öyle deniyor, resmi beyanlarda. Daha önemlisi Anayasa’da! 10. Maddede, öyle diyor.

MASAK Raporu’na göre, Acarkent’teki evler- villalar ve şirketler için İsmail Kaan sadece 995 bin dolarlık ödeme göndermiş görünüyor. Hak verirsiniz ki Acarkent’te 995 bin dolara değil 8 ev, Murat Kapki’nin villasının 1 katının yarısını dahi satın alamaz. Zaten, Kapki’nin beyanında tek ev satışının 5 milyon 750 bin dolara yapıldığı belirtiliyor.

MASAK uzmanı, o yüzden şüpheli işlem diyor, bu devirlere!

Peki, efendim avukat Zeynep Tezcan’ı bu dosyada sanık yapan şey, İsmail Kaan’a neden hiç uğramıyor? İddia makamı malvarlığı aklama şüphelisi olan bu zat-ı muhteremi neden ifadeye bile davet etmiyor? Murat Bey’e, Zeynep Hanım’a uygulanan muamele ona neden uygulanmıyor?

Hakikate ulaşmak için sorduğum bu sorular haksız mı? Buradaki çok farklı 2 uygulamadan şüphelenmem anormal mi? Yüzyılın Soruşturması, operasyonu hızlandıran eylemin 2 tarafından birini hiç merak etmeyince, benim merak etmem tuhaf mı?

İsmail KAAN kimdir?

İsmail KAAN, TÜRGEV Yönetim Kurulu Başkan Yardımcılığı yapmıştır. Babası Osman KAAN İlim Yayma Cemiyeti’nin yönetiminde yer almış, yurt yaptırıp cemiyete vermiş, AK Parti’nin kuruluşunda yer almış ve kurucusu olduğu Kaanlar Vakfı Cumhurbaşkanlığı kararı ile vergiden muaf bile tutulmuştur. Kardeşi Ahmet KAAN, AKP İstanbul İl Yönetim Kurulu’nda başkan yardımcısı olarak görev yapmıştır. Vakfın, bugün yargı dünyasının ünlü simalarına hukuk öğrencisi iken burs verdiğini de iddia edenler olmuştur.

Bir başka sakatlığa geçeyim. Sakat iddianamede gizlenen olguya!

Operasyonun ilk gününden bu zamana kadar adı çok sık anılan biri var. Fezlekede varlar, tevdi raporlarında varlar, soruşturmayı başlatan dilekçe sahibi Sedat Kapıdağ da onları anlatıyor. İfadeleri 50’den fazla eylemde kullanılan en gözde tanıklardan Selman Narman, Hakan Karaköse dahil herkes onları anlatıyor. Her yerde adları geçti.19 Mart’ta gözaltına alındılar ardından tutuklandılar. Milyarlarca liralık vurgunu beraber yapmakla suçlandık. Kimden bahsediyorum? İLBAK ailesinden. 4 erkek kardeş de şüpheliydi. En büyükleri Mustafa Bey yurt dışında olduğu için gözaltına alınamadı ama Murat-Yusuf ve Ali İlbak gözaltına alındı ve tutuklandı. Murat İlbak’la 23 Mart’ta aynı mahkemeye düştük. Bana bağlı örgüt üyesi olmak ve rüşvet vermekten tutuklandı.

İyi tanışırız kendisiyle. Birlikte Silivri’ye gönderildik, aynı araçla. 3 hafta sonra aynı gün de ben Çorlu’ya, o Bandırma’ya sevk edildi Silivri’den.

Diğer 2 kardeşi de Silivri’de tutukluydu.

Yaklaşık 40-45 gün sonra Mayıs sonu gibi Murat İlbak’ın tahliye olduğu haberi geldi. “Bu da itirafçı olup bir şeyler uydurdu herhalde” diye düşündüm. Murat beyin tahliyesinden birkaç gün sonra Haziran ayı tutukluluk incelemem vardı. Çorlu’daki cezaevimden SEGBİS yöntemiyle duruşmaya katıldım. Kendim katıldım çünkü bizim avukatlarımızdan duruşmanın yapılacağı mahkeme duruşma saati bile gizleniyordu.

Evet gizleniyordu. Duruşmaya bağlandım mahkeme salonunda sadece bir kadın avukat gördüm. İçimden ‘becerikli avukatmış bak bulmuş hangi mahkeme olduğunu’ dedim. Kısa süre sonra avukat hanımın benimle beraber tutukluluğu incelenen Yusuf ve Ali İlbak beylerin avukatı olduğunu öğrendim. Onlar SEGBİS’e bağlanmadı. Duruşma bitti. Aralarında benim de olduğum 100’den fazla kişi için yapılan tutukluluk incelemesinin sadece 2 şanslısı vardı: İlbak kardeşler. Yusuf ve Ali İlbak tahliye oldu. 100’den fazla kişi tekrar tıpış tıpış hücre ve koğuşlarımıza döndük.

İnanın bu tahliyelere çok sevindim. Benim için cezaevinden çıkan herkes mutluluk kaynağı. Sadece, Murat İlbak’ı tanıdığım için merak ediyordum, itirafçı olup da mı çıktı diye. Yakıştıramıyordum ona. Düzgün, iyi eğitimli kaliteli bir iş insanıdır.

Meraktaydım, çünkü itirafçı olan herkesin beyanı 1 gün sonra Sabah, daha ayrıntılı hali de 2 gün sonra Yeni Şafak gazetesinde yayınlanıyor, ben de soruşturmamı bu 2 gazeteden detaylarıyla izliyordum. Lakin Murat beyin ifadesi hiç yayınlanmadı. 2 hafta 3 hafta geçti, yine çıkmadı. İyice meraklandım, çünkü bu ilk kez oluyordu. Ticari hayatını merak ettim. Onun da malvarlığına el konmuş, şirketlerine kayyum atanmıştı.

Acaba kayyum sürüyor muydu? Öğrendim ki kalkmış. Şirketleri geri almış. Çok sevindim. Bu kez başka bir şeyi merak ettim.

Ev hapsiyle mi çıkmıştı, yoksa imza atma şartıyla mı? Öyle ya hem bunca suçlama, hem sürpriz, tahliye, bunların üzerine bir de yurt dışına çıkış serbestisi gelecek değil herhalde…

Efendim inanır mısınız o da gelmiş.

Hem de cezaevinden şahit oldum buna.

Gözlerimle… Anlatayım. Geçen yaz başı Avrupa Basketbol Şampiyonası var. Turnuvayı izliyorum, 12 dev adam tarih yazıyor ve Almanya ile son şampiyonluk maçına kaldılar. Maç inanılmaz çekişmeli ben de 10 metrekarelik hücremde 24 inçlik küçük televizyonumda heyecanla izliyorum. Maçın son 2 dakikası, az farkla öndeyiz. Almanya mola aldı ve TRT 1 reklama gitti. Hemen çayımı koydum. Reklam bitti TRT maça döndü ve koca tribünde sadece 1 Türk taraftara zoom yaptı kameraman, Yakın plan göğüs çekim, 1 Türk taraftar, TV’deydi.

Hala gözümün önünde, bizim Türk telefonuna bakıyor. Çayımı püskürttüm, çünkü Murat İlbak’ın yurtdışı yasağının kalktığına, Litvanya’nın Riga kentindeki maçta olduğuna, bizzat TRT1 ekranlarında canlı yayında şahit oluyordum. İstemsiz bir ‘’vay anasını yaa’’ dedim bağırarak.

İlbak ailesinin yanlış bir intibaya kapılmasını istemem. Gerçekten Murat Bey de abisi Mustafa Bey de tanıdığım kadarıyla nazik, güngörmüş beyefendi insanlar. Hem böyle değerli insanların, değil sadece tahliyesi, normal hayatlarına kısa sürede geri kavuşmaları beni çok umutlandırdı. Hele hele adlarının 1087 kez zikredildiği bu iddianamede, sanık olmamaları sevincimi doruğa taşıdı. Öyle ya İstanbul’un en büyük reklamcısı artık sanık bile değil. Doğal olarak iddianamede Eylem 61 ile başlayıp Eylem 76 arasında yer alan 16 reklam ihalesi dosyası da böylece çöp oluyordu. Çünkü iddianameye temel olan tevdi raporu ve fezlekenin işaret ettiği en önemli şüpheli, suçsuz bulunmuştu. Tartışmalı olsa da bilirkişi raporlarına göre diğer ihaleler onunkinden çok daha masumdu. E sözde azılılar suçsuz bulunmuşsa, Murat Kapkiler, Hüseyin Köksallar, Alper Aydınlar, Nihat Sütlaşlar da suçsuz demektir. Doğal olarak, bizlerin de reklam ihalelerinde suçu olduğu iddiası çökmüş oldu. Raporlar ve rakamlarla. Ayrıntısına reklam ihalelerine dair suçlamalarda gireceğim. Beraber göreceğiz.

Öyle ya İlbak’a helal olan, diğerlerine neden haram ve yasak olacak ki? Türkiye bir hukuk devleti ve adalet önünde herkes eşit sonuçta. Öyle deniyor, resmi beyanlarda. Ve Anayasa’nın 10.maddesinde.

(ANAYASA MADDE 10 – A4 KARTONET)

Sayın Başkan; Anayasa’nın 10. Maddesi şöyle diyor:

Madde 10 – Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.

Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet, bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür. (Ek cümle: 7/5/2010-5982/1 md.) Bu maksatla alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı olarak yorumlanamaz.

Çocuklar, yaşlılar, özürlüler, harp ve vazife şehitlerinin dul ve yetimleri ile malul ve gaziler için alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı sayılmaz.

Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz.

Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde (…)[9] kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar.

Değerli Heyet; yüzyılın soruşturmasına göre bir de pırlantalar var. Pırlanta derken pırlanta gibi insanlar ve pırlantavari şirketlerden bahsediyorum. Biz edepsiz faniler, her türlü hataya ve yanlışa düşerken, bu pırlantalar hep dürüst ve ahlaklı işlere imza atıyor. Bizim gibi “sistematik yolsuzluk bağımlısı” olanlar dahi, onlarla masaya oturduğunda edepli ve ahlaklı fanilere dönüşüyor. Her ne kadar iddianameden buharlaşmış olsalar da İlbak ailesi dâhil, İstanbul’da ne kadar açık hava reklamcısı varsa hepsi bu dosyada kendine yer buldu. Çoğu sanık, azı tanık. Ama istisnasız hemen hepsinin adı dosyada var. İBB Reklam Yönetim Müdürlüğü bürokratları-Kültür A.Ş. ve Medya AŞ’de reklam alanıyla ilgili ne kadar personel varsa da, ben de dâhil hepimiz de sanığız. Yani bizler de bir sorun var. İddianameye göre, biz ve reklamcılar bir araya gelince mutlak bir yolsuzluk usulsüzlük yapıyoruz. İhaleye fesat karıştırmadan duramıyoruz.

Ve fakat bu döngü öyle bir an geliyor ki tersine dönüyor. Bizler yasalara uygun ihale yapmaya başlıyoruz. Filmlerde kurt adam, bir an gelir normal insan halini alır ya, işte onun gibi.

Sadece ne zaman edepli oluyoruz biliyor musunuz?

PANOUT firması ile masaya oturunca. 1,5 yıl önce kurulan şirketle, 20 yıllığına İETT durakları reklam ihalesi kazananlar onlar. Pırlantalar yani.

Onlar o kadar pırlanta gibi insanlar ki, ‘’yolsuzluk bağımlısı’’ bizler bile onlarla sözleşme yaparken, içimizde yükselen manevi duyguların dalgalarında kaybolup, huşu içinde en halis sözleşmelere imza atıyoruz. Çünkü bizim dönemimizde yapılan sözleşmelerden suça konu yapılmayan tek ihale, Sayın Halil İbrahim Bacacı isimli kıymetli iş insanımızın şirketi, Panout firmasıyla yapılan revize sözleşme.

İlk sözleşme, Ak Parti yönetimi görevdeyken yapılmış. 20 yılı oradan olmış. Bizim dönemimizde ise, bana göre daha avantajlı bir hale getirilerek sözleşme revize edilmiş. Şu revize sözleşme başkasıyla yapılsa, üzerinde kıyamet koparırdı iddia makamı. En az 10 tutuklusu olurdu. Bunu ise görmezden gelmiş. Üstelik Kültür AŞ adına bu sözleşmeye imza atan yetkili, bu iddianamede sadece 1,5 yıllık her faaliyeti suç olarak iddia edilen Serdal Taşkın arkadaşımız . Sevgili Serdal belki anlatır hangi duygulara gark oldu da, bir tek PANOUT ile alengirli iş çevirmedi. Oysa Murat Kapki burada anlattı. ‘’Metrekaresine 8 bin lira verdiğim yer, elimden alınıp H. İbrahim Bacacı’ya 2 bin liraya verildi.’’ dedi. Bu sözler, bu iddialar; duyan kulaklar için önemli olmalıydı.

Sözde yüzyılın soruşturması, sahibinin terk ettiği bu iddianame benim bunlara inanmamı, bu sapmaları, bu çarpıklıkları kabul etmemi mi bekliyor? Bana 10 asır hapis cezası isteyerek bunları sineye çekeceğimi mi düşünüyor? Ben sanık olabilirim ama sanık da mahkemeden hakkını ister. İstiyorum Sayın Başkan. Biri anlatsın lütfen!

Zeynep’e var İsmail’e yok. İlbak iyi Köksal kötü. Herkes günahkâr PANOUT masum öyle mi? Daha çok örnek sunacağım size. Bu daha başlangıç! Bu iddianamenin içinden çıkamayacaklar!

Değerli Heyet, Sayın Mahkeme Başkanım; NASAFET kelimesi insaf kökeninden türemiştir. Hakkaniyet hak ve adaletin gerektirdiği durum demektir. Yüceltilmiş adalet kavramıyla uyumlu olma halidir. Bu celselerin ve dava bütününün bu anlayışla, mantığa ve akla uygun sonuçlar vermesi gerekir.

Benim kimseden vicdani bir beklentim yok. Hele hele şunca masum aylarca boş yere hapis yatmışken, birileri hala vicdanım rahat diyebiliyorsa, hiç yok!

‘Elinizi vicdanınıza koyun’ şeklinde bir ifadeyi kullanmayacağım, Bu duruşmada kanıtını, belgesini, delilini ortaya koyamayan iddia makamına, delillerle, kanıtlarla belgelerle karşılık vereceğim, veriyorum.

Ben buraya, tuhaf ama suçsuzluğumu ispatlamaya geldim. Bunun hakkını vereceğim. Siz benim hakkımı koruyun yeter. Bana adil davranın, başka ihsan istemez.

Sözde Yüzyılın Soruşturması; sözde örgüt iddiası üzerine inşa edilmiş. Ben de ilk olarak, örgüt bölümündeki suçlamalarla ilgili değerlendirmemi yapıp yanıtlarımı vereceğim.

3. BÖLÜM: ÖRGÜT SUÇLAMASI DEĞERLENDİRMESİ

Sayın Başkan; Kıymetli Heyet; 51 yaşındayım. İlk kez sanık olarak bir mahkeme huzurundayım. Benim için istenen 10 asırdan fazla cezaya bakınca, sanıklığa kafadan zirvede başladım. 50 yıl, adli sicil kaydı dahi bulunmayan biri, iddia makamına göre bir anda suç makinasına dönmüş. İddianameye göre Murat Ongun, Sayın İmamoğlu’nun basın danışmanı değil aslında. O bir kamuflaj. Yıllardır tüm Türkiye’nin bildiği bu açık gerçeği görmezden gelen savcıların tarifine göre benim profilim şöyle: İBB’nin farklı alanlardaki onlarca ihalesine müdahale ediyorum. Yani ihaleye fesat karıştırıyorum. Sonra o ihaleleri de, taşere ederken 70-80 şirketi ve 100’e yakın sahibini organize ediyorum. Yan tekliflere kadar her şeyi ayarlıyorum. Kamuyu zarara uğratıp, haksız kazanç sağlıyorum. Bu suçlardan elde ettiğim geliri aklıyorum. Arta kalan zamanımda, imar – iskan işlerine dalıp rüşvet alıyorum. Daha da arta kalan vaktimde de vatandaşların kişisel verilerini yasadışı yollarla ele geçirip satıyorum. Yani dolandırıcılık yapıyorum. Fırsat bulunca medya mensuplarını fonluyor ve onlara parayla yalan haber yaptırıyorum. Halkı yanıltıyorum. Tüm bunları yaparken suç örgütü yönetiyorum. Öğrendim ki kısa süre önce; tüm bu işleri yapan haylaz suç makinası ben, daha fantastik suçlara da imza atıyormuşum. Fantastik fantastik hikayeler. Savcılarımıza göre gerçek Murat Ongun bu. Bir bedene sığdırdıkları bunlar.

Diğeri kamuflaj, yok öyle biri aslında.

İşte bu hayal dünyası da bizi, kurgu eserimizin tuhaf başlığı: Örgüt Suçlamasına getiriyor. İfademin başında bu örgüt palavrasının, nedenselliğini izah etmiştim. Şimdi bu kurgu eserin zorlama örgüt iddiasının getirdiği, aşırı tuhaflıkları gözler önüne sereceğim. Gerçi Adem Soytekin tarihi ‘’ŞABLON’’ beyanıyla yalanı ifşa etti ama ben mantıkla izah edeyim.

Öncelikle, AMAÇ kısmıyla başlamak istiyorum. Öyle ya madem ortada bir örgüt var bu örgüt bir amaca matuf kurulmuş olmalıdır. İddianame de öyle başlıyor zaten. Savcılık bizi hem ekonomik, hem de anlayamadığım şekilde politik bir suç örgütü olarak itham ediyor. İddiaya göre, sözde örgütün yapısını analiz edersek; Eko-politik bir suç örgütü olarak anlatılmışız.

İddianameye göre sözde örgüt kadrolarının yani bizlerin Birinci amacı kişisel zenginleşme. İkinci amaç, üyesi olduğumuz siyasi partiyi yani CHP’yi ele geçirmek. Üçüncü amaç sözde örgüt liderimizi partimizin Cumhurbaşkanı adayı yapmak olarak gösteriliyor. Yani aslında iddianameye göre biz, hırsızlık yapmak için seçimle işbaşına gelmeyi hedeflemiş enteresan bir kafası olan insanlarız. Yolsuzluk yapmak için olabilecek en meşakkatli ve çok denklemli bir metodoloji tercih etmişiz. İddianame örgütün ana amacını, aslında sonraki sayfada berraklaştırmış. Birkaç sayfa sonra, 4. ve bence ana amaç anlatılmış. Bakla çıkmış ağızdan!

(GÖRSEL – BARKOVİZYON)

İddianame de diyor ki ‘’Şüphelinin Beylikdüzü Belediye Başkanı olduğu dönemde tohumlarını attığı ve hem kurup hem de yönetmiş olduğu "sistem” olarak tabir edilen çıkar amaçlı suç örgütünden elde edilen maddi kazancın olası Cumhurbaşkanlığı makamı ile çok daha fazlasına ulaşılabilmesi, yani rüşvet, usulsüzlük ve yolsuzluk çarkının daha öncesinde yönettiği belediyelerden ötesine geçilerek ülke geneline yayılmasının hedeflendiği anlaşılmıştır.’’

Evet, böyle diyor savcılarımız.

2015’de Beylikdüzü’nde kurulan bu örgütün liderinin ilçe belediye başkanı iken, ileride cumhurbaşkanı olmayı hedefleyip yolsuzluğu nihai hedef olarak ilçe sınırından, Türkiye sathi mahalline taşıma amacında olduğunu iddia ediyor. Aynen bunu diyor. Değerli Heyet; Göbeklitepe’de keşfedilen kalıntılar insan medeniyetine dair ilk bulgular olarak anlatılır. Tarihsel olarak en az 12.500 yıl öncesine dayanıyor. Belirtmek isterim ki 12.500 yıllık insanlık tarihinde, hırsızlık yapmak için bir devletin başına geçme gayesiyle yola çıkan herhangi bir Homo Sapiens görülmemiştir. Tarihin hiçbir evresinde hırsızlık yapmak için, devleti ele geçirme hedefi koyan, bizim gibi bir şebeke de olmamıştır. Irk kökenli idealler, dini hedefler, devrimci amaçlar, ideolojik gerekçelerle devleti ele geçirme amacıyla harekete geçenler olmuştur. Ayrıca bu amaç uğruna darbe yapan, ayaklanma çıkaranlar da olmuştur. Rejim değişiklikleri meydana gelmiştir. Bunların hepsi insanlık tarihinde yaşanmıştır. Lakin 12.500 yıldır, hırsızlık yapmak için siyasete girip, ülke yönetimini ele geçirmeye çalışan birine henüz denk gelinmemiştir.

İddianame, Ekrem İmamoğlu’na 12.500 yıldır olmayan bir şeyi oldurmuş.

Bakın, bu gerçek olsa böyle bir kafa ile yola çıkan birinin sahip olabileceği şey, çok sayıda aklı başında insandan oluşan bir örgütten ziyade, sadece kafasına takacağı bir huni olabilir. Adını Yüzyılın Soruşturması koyanlar iddianamelerine neyi yazdıklarının farkında mı? Hz. Âdem aleyhi selamdan bu yana kimsenin aklına getirmediği gerçeküstü bir vakaya Yüzyılın Soruşturması demek, böylesine bir iddia karşısında çok mütevazı kalmış.

Altını çiziyorum böyle bir amaç iddiası, hukuka konu olamaz. Siyaset dahi bunu konu yapamaz. Bu ancak mizah konusu olabilir. Bakın bir kral, imparator, diktatör, başkan, cumhurbaşkanı her ne sıfatla anılıyorsa, yolsuzluk yapabilir. Hırsızlık yapabilir. Milletinin parasını kendi hesabına çalabilir. Tarihte de örnekleri var bugün de var. Fakat bunu, ancak o makama oturup o yetkiye sahip olunca, yapabilir. Hiçbir ekonomik suç örgütü ‘dur hele ülkeyi ele geçireyim daha büyük vurgun yaparız’ mottosuyla yola çıkmaz. 12.500 yıldır çıkmamış da.

Ayrıca cumhurbaşkanlığı makamının nasıl olup ta bu iddianameyi yazanlara hırsızlık linki verdiği konusu da izaha muhtaçtır. Hırsızlık yolsuzluk deyince akla Cumhurbaşkanlığı makamı gelir mi hiç? 2 bin yıllık devlet geleneğimizin en hassas, en saygın ve Türk milletince en dokunulmaz makamı ile böyle bir bağ kurmak kanaatimce iddianame yazarları adına talihsizlik olmuştur. Bunu sorgulaması gerekenler, bizler değiliz.

Değerli Heyet; eskilerin mugalata dediği bugün adına safsata dediğimiz bir kelime var. Safsatanın özü bizde Sofizm’den gelir. Sofizm bilgeciliktir. Yani bilgeymiş gibi yapmak. İşte safsata buradan türüyor. Safsata, kişiyi sözle ya da bu iddianamede olduğu gibi yazıyla, kuşkuya düşürmek demektir. Safsatalar, doğru gibi görünen ancak doğru olmayan öncüllerden kurulur. Özü: Bozuk Bir Akıl Yürütmedir.

Ne yazık ki çok iddialı bir ad konan bu iddianame, bozuk akıl yürütmelerden örülü safsatalar bütünüdür. Madde madde bunu ortaya koyacağımı da şimdiden ilan ediyorum. Sözde örgütün birinci amacının, kişisel zenginleşme olduğunu söyleyen bu iddianame, kişisel malvarlığımı bile iddianameye yanlış yazmıştır. Uyarılarımıza rağmen de düzeltilmemiştir. Olmayan, arsalar, tarlalar, fındık bahçeleri hem de 2014-2019 arası ve 2019 sonrası diye bölümlere ayrılarak gerçek bilgiymiş gibi yazılmıştır. Ekonomik suçlarla itham edilen birine bu kadar iddialı ve bir o kadar da yanlış mal beyanı yazmak aynı zamanda iddianamenin, özenine dair eksikliği ve kurgusunun sınırsızlığını sergilemektedir. Heyetinizin, orada benim için yazılan malvarlığının bana ait olmadığını bildiğini düşünmek isterim. Sırası gelince malvarlığı beyanlarımı, yani resmi belgeyi arz edeceğim.

Peki, bende yok da hanımda, çocukta, anamda, ablamda 1. 2. Derece yakınlarımda bir tuhaflık, bu yıllara dair sıra dışı zenginleşme olmuş mu? Savcılık makamı haklı olarak bu sorunun peşine düşmüş 20 Mart 2025 tarihinde yani gözaltına alındıktan 1 gün sonra mahkemeden talepte bulunmuş.

(A-4 KARTONET)

İsmimin yer aldığı, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın nöbetçi sulh ceza hakimliğine gönderdiği EL KOYMA KARARININ ONAYLANMASI talep yazısında diyor: ‘ suçtan elde ettikleri paraları kendi hesapları, 1. Ve 2. Derece yakınlarının hesaplarında bulundurdukları, bu hesaplarda bulunan paralar ile döviz, altın, gayrimenkul ve araç aldıkları, ayrıca yakınlarının banka hesaplarına bağlı banka kasalarında muhafaza ettikleri yönünde TESPİTLERLE, şüphelilerin suçtan elde ettikleri malvarlıklarını devir veya satmak, banka hesapları veya bankadaki kişisel kasalardaki altın para ve değerli eşyaların kaçırılmasını önlemek amacıyla şüphelilerin suçtan elde ettikleri

düşünülen tüm malvarlıklarına ve banka hesaplarına Cumhuriyet Başsavcılımızca resen el koyulmuştur.

Bu da şablon bir yazı. Çünkü sonuçları itibariyle böyle bir tespit olmadığını iddianameyle görüyoruz.

Tabi ki İstanbul 9. Sulh Ceza Hakimliği 2025/3701 D. İş sayılı kararı ile onayı veriyor, Türkiye Cumhuriyeti’ndeki ilgili tüm finans kuruluşlarına ve makamlara bu yazı gidiyor. Hatta 21 Mart’ta bankadaki kasam polis nezaretinde açılıyor. Her yerden bilgiler toplanıyor ve sonuç; kaçak göçek, gizli açık üzerine bunca cümle yazılacak bir malvarlığım çıkmıyor.

Efendim tabi bulamayınca pes etmiyor, aramaya devam ediyorlar. Bu kez 20 Haziran 2025 tarihinde yine savcılığımız benzer bir yazı yazıyor. Malvarlığına el koyma kararı uzatılıyor. Bu arada eşimin yeni bir banka kasasını bulduklarını düşünüyorlar. Bankanın Kadıköy ilçesindeki şubesine koşuyor polisler, ama nafile. Bankamız ‘o kasa kapatılalı yıllar oldu’ diyor. (EK TUTANAK) (A-4 KARTONET)

Yani benden, ailemden ve yakınlarımdan şüpheli bir şey çıkmıyor.

Örgütün birinci amacının ‘kişisel zenginleşme’ olduğu iddiasından yola çıkarak şunu söylemek isterim. Değerli mahkeme heyetimiz; ben dünya nimetlerinden elini eteğini çekmiş, bir hırka bir çorba diyen derviş değilim. Gayet dünyevi heveslerim, arzularım ve tutkularım var. Böyle bir faniyim, bir derviş değilim. Hal böyleyken ve bu sözde suç örgütünün en çok üyeye sahip alt kolunun yöneticisi isem, bu kişisel zenginleşme faaliyetlerinden kendimi neden vareste tutmuş olayım?

50’den fazla ihalede usulsüzlükle suçlanıyorum, fakat sözde örgüt yöneticisi olarak örgütün birincil amacına uygun davranmamışım. Bu durum hayatın olağan akışına aykırı. Çok aykırı. Ya da halk diliyle konuşacak olsam şöyle sormam lazım: Ben örgüt avanağı mıyım? Avanak adamı örgüt yöneticisi mi yapmışlar? Kendinde kişisel zenginleşme yok, 1.-2. Derece yakınlarda yok. İlerleyen kısımda göreceğiz kasası denen insanda da yok. Nerede bu para? Sarı çizmeli Mehmet Ağa’da mı? İddia makamı bana yönelttiği milyarlarca liralık yolsuzluk iddiasını, hiçbir şekilde izah edememiş, somutlaştıramamış, tek bir kanıt bulamamış. Onun yerine tarafıma ait olmayan bir malvarlığı yazılıp iddianameye konmuştur. İddianame, yazarın hayal dünyasını aksettirdiği bir roman değildir.

Değerli Heyet; sözde örgütün amacına yönelik yazılan bir gerekçe daha, mantıkla izah edilemediği gibi, yine sözde örgütün amacıyla da çelişki içindedir. İddia makamı sözde örgütün deşifre olmasının kanıtı olarak CHP İstanbul il binasının alımı sırasında yapılan satın almadan kaynaklı kamera görüntülerinin 2024’te ortaya çıkmasını gösteriyor. Yani mal sahibinin avukatı gizlice kaydettiği görüntüleri servis etmese gizemli örgüt deşifre olmayacakmış. Savcılık bu bölüme Soruşturmanın Başlangıcı demiş. Ne yazık ki iddianamede de bu bölüm, Hasan Hüseyin Şenyurt isimli kriminal bir suç makinesinin ifadeleriyle desteklenmiş. Onun beyanına atıfla tarif ediliyor. Elimdeki evrak şahsın suç kayıtları.

(GÖRSEL BARKOVİZYON)

Aralarında cinsel saldırının da dâhil olduğu 2 ayrı cinsel suç dâhil, hırsızlık, zorla el koyma, kamu görevlisine hakaret suçlarından mahkemede ceza almış bir suç makinesinin ifadesi neredeyse 1 tam sayfa bu sava, delil diye yazılmış. Bu dahi, tek başına üzerinde çok düşünülmesi gereken bir durumdur. Soruşturmanın başlangıcı bölümünü, bu profildeki insanın beyanlarıyla kurgulamak, bu iddianameye sakat – ucube demek için, tek başına dahi yeterli bir nedendir.

Peki, yine iddia makamına göre Ekrem İmamoğlu il binasının alımına neden dahil olmuş? Partiyi ele geçirmek amacıyla. İşte mantıkla izahı olmayan diğer çelişki burada. Eğer iddia olunduğu üzere il binası, rüşvet paraları ve iş adamlarına yapılan baskılar sonucu elde edilen gelirle alındıysa, bu alım örgütün ilk amacı olan kişisel zenginleşmeyle çelişiyor. Öyle ya, bina CHP’nin kurumsal malı olacak. İmamoğlu’nun kişisel malı değil. Kişisel zenginleşmeyle çelişti, bu durum.

Bu işlem, sözde örgüte bir gelir kaynağı değil, bilakis gider kalemi oluyor. Peki, bu satın alma 2. amaca yani partiyi ele geçirme amacına uygun mu? Tabiki hayır. O amaçla da çelişiyor. Parti delegesi, 81 il sathındadır, İstanbul’da il binası alınması, diğer il delegelerine bir menfaat sağlamaz. Çok fantastik düşünelim ve yine de bina alındı diye, tüm İstanbul delegelerinin Ekrem İmamoğlu tarafına geçtiğini varsayalım. Bu durum da başka mahkemelerde görülen CHP İstanbul il kongresi ve CHP 38. Olağan Kurultayı’na karşı açtığı davalar ile çelişiyor. O davalarda, delegelerin maddi menfaat ile, yakınlarına iş vaadi ile ikna edilerek oy verme eğilimlerinin değiştirildiği iddia ediliyor, bina satın alınarak değil. Delege para ile mi, yakınına iş ile mi, yoksa il binası alımı ile mi ikna edildi, kafalar karışık. İddialar birbirine dolanmış. Hal Böyleyken, Ankara 36. Bölge Adliye Mahkemesi, mutlak butlan kararı verebilmiştir.

Odağımıza dönersek, Ekrem İmamoğlu il binası alımında devreye girerek sözde örgütünün birinci mottosu olan kişisel zenginleşme karşıtı bir tavır göstermiştir. Ayrıca dendiği gibi, iddia edildiği üzere delegeye para verip partiyi daha hızlı ele geçirme imkânı varken, iddiaya göre çok daha fazla parayı şahsına ait olmayan bir binaya harcatmış. Örgüt geliri amacının aksine harcanmış. Yani, ya Ekrem başkan bu işi bilmiyor ya da iddianameler çelişiyor. Yanıt çok açık: İmamoğlu iddianamesiyle, CHP’ye açılan davaların iddianameleri alenen çelişki içerisindedir. Hangi iddianamenin hangi iddiası doğru sorusu, yanıtı olmayan muallaklıktadır.

İşte nasafete uygun bir anlayışla baktığımızda akla ve mantığa uygun olmayan iddia diye ben buna derim. Bakınız il binasının satın alınma tarihi 2019 yılı. Yani İmamoğlu daha yeni İBB başkanı olmuş. Herkes iyi bilir ki o dönemin genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile İmamoğlu’nun arasından su sızmıyordu. Baba-oğul ilişkisi diye tarif edilen dönem. 2019 yılındaki il binası alımını, 2024 yılı siyasi zemininin psikolojisine göre analiz edemezsiniz. İddianame bunu yapmıştır. Zaman sıçraması dediğim budur. Böyle olursa iddianame ile zaman yolculuğuna çıkmış oluruz.

Değerli heyet, zaman yolculuğuna çıksa dahi bu iddianame o kadar özensiz hazırlanmıştır ki, bu iddiası kolayca maddi gerçeklerle yalanlanabilecektir. Bakınız, 2019’daki satın almadan sonra CHP’nin genel başkan seçimi de dâhil seçimli 37. Kurultayı vardı.

2020 yılında yapıldı bu kurultay. Eğer İmamoğlu 2019 sonlarında partiyi ele geçirme amacına matuf il binası satın aldırmış olsa 2020 kurultayında ya aday olur ya da başka bir adayı desteklerdi. 2023 yılını bekleyecek hali yok. Çok mantıksız.

Son olarak, açık kaynaklardan çok kolayca görebilirsiniz ki il binası alımı konusu 2019 yılının konusu değildir. İşte size medyada çıkan bir haberden kesit okuyayım. Tarih 21 Ekim 2016. Bakırköy Wow Otel’de CHP İstanbul örgütüne yeni bir il binası almak için dayanışma yemeği düzenlenmiş. 2016 yılı il başkanı Cemal Canpolat liderliğinde. Haberde o zamanın parasıyla tanesi 10 bin liradan 2 bin adet bilet bastırıldığı belirtilmiş. Yine açık kaynaklardan o dönem Mecidiyeköy’deki bir binanın alınması için yapılan gecede 20 milyon lira gelir elde edilmeye çalışılmış kalan 4 milyon lirayı da genel merkez verecekmiş. (EK GAZETE HABERİ) → (A-4 KARTONET GÖRSEL)

Yani 2016’da 24 milyon liraya bir il binası alımı için prensipte anlaşılmış bile. Onlar becerip alamamış, konu daha sonraki il başkanı Canan Hanım ve İBB başkanı seçilen Ekrem Bey’e devrolmuş. Onlar becermiş yeni bina alımını. Konu bu kadar basit. Sadece bina alımı. Parti ele geçirme gibi sinsi hesaplarla ilgisi yok konunun.

Değerli heyet; genel olarak AMAÇ bölümündeki yaklaşımın doğru olmayan ve birbiriyle çelişen unsurlar barındırdığını çok net bir şekilde kanıtladığımı düşünüyorum.

Benzer bir durumu da, iddia makamının örgütte SÜREKLİLİK bölümü için anlatacağım. İddianame diyor ki, suç işleme amacında kesinti olmadıkça suçun icrası devam eder. Aynı şekilde suçun kesintisiz olarak 2015’den beri devam ettiğini belirtiyor. O zaman, burada iddia makamının suç olarak değerlendirdiği şey SEÇİM KAZANMAK. Çünkü iddia konusu eylemler ancak seçim kazanılınca edinilecek yetkilerle yapılabilir. Bu durumda İstanbul’un tüm seçmeni de 3 defa sözde suçların kesintisiz işlenmesine yardımcı olmuştur. Yani 10 milyon İstanbullu seçmen, sözde örgüte yardımcı olmuş. Milleti zanlı statüsüne sokan bir metindir bu. Böyle cümle olmaz.

Kabul edilemez. Milyonlarca İstanbulluyu sanık yaparsınız. Ayrıca, milletin özgür iradesine, seçme ve seçilme hakkına karşı, iddia makamının saygı duymadığı sonucu çıkar. Soruşturmanın lideri bugün Adalet Bakanı olarak tercih edilmiş ise, yurttaşların en temel demokratik hakkı olan seçme hakkına, AK Parti’nin de iddia makamı ile paralel baktığını gösterir. Bu kritik bir saptamadır. AKP tarafından dikkate alınmalıdır.

Süreklilik bölümünde hayatın doğal akışına ve pek tabi yine akla ve mantığa uymayan bir iddia daha var. İddianamede diyor ki; örgüt mensuplarının (yani bizlerin) süreklilik kavramı gösteren görüşmeler yaptığı, iletişim tespit tutanakları, telefon inceleme tutanakları, baz çakışmaları ve kamera görüntüleri ile sabittir. Bu da suçun bir kereye mahsus işlenmediği sürekli bir şekilde suç işlediklerini gösterir.

Efendim, aynı işte birlikte çalışan insanların telefonla görüşmeleriNİ ve bir araya gelmelerini suç sayan bir iddia olabilir mi? Biz telepati ile iletişim kuramayacağımıza göre elbet bir araya geleceğiz. İster otelde buluşuruz, ister Beyaz Köşk’te, ister Saraçhane’de. Kimse kusura bakmasın o da bizim paşa gönlümüzün keyfine bakar.

Böyle bir suçlama olabilir mi?

Sizler burada bir mahkeme heyetisiniz. Değerlendirme yapmanız, karar vermek için toplanmanız gerekince doğal olarak bir araya gelmeniz ne kadar normal ise, aynı belediyede görevli çalışanların bir araya gelmesi de o kadar doğaldır.

Keza yine üzerinde gerçekten düşünülmesi gereken bir başka örgütsel itham GİZLİLİK kavramı üzerinden yapılmış. İddianamede bu bölümde şöyle bir değerlendirme yapılmış: ‘’Örgütün deşifre edilmesini ve örgüt içindeki şüphelilerin yakalanmasının önüne geçilmesi amacıyla şüphelilerin gizliliğe riayetle görüşmelerini gerçekleştirdikleri tespit edilmiştir. Örgüt üyelerinin sıklıkla bir arada bulunma ve buluşmaları, bu buluşmaların kamu binaları dışındaki özel yerlerde gerektiğinde kamera kaydını engelleyerek gizlilik prensibi ile hareket ettikleri anlaşılmıştır.’ Bu cümle kendi içinde çelişik. Gizlilik prensibi ile hareket eden örgüt üyeleri, güvenlik kameralarının olduğu binada toplanır mı hiç? Gizli görüşme yapacak yer kalmadı da halka açık, yüzlerce güvenlik kamerası olan otelde mi gizli görüşme planlamış bu tuhaf örgüt. Kamera bantlarken, güvenlik arkadaşlar otelde başka kameralar olmadığını mı zannetmiş. Daha neler?

Efendim kamerayı bantlayan o an kayıtta olduğunu bilir zaten. Kozmik değil, komik bir suçlama bu. Bir başka gizli toplanma merkezini de AK Merkez’de Necati Özkan’ın Ofisi olarak göstermişler. Bu AVM’ye kameralara gülümseyerek giriyorsunuz, kayıt deskine kimlik veriyorsunuz, deftere isminizi ziyaretin gün ve saatini yazıyorlar. Yine asansördeki kameralar eşliğinde ofise çıkıyorsunuz. Necati beyin ofisinde de kameralar var. Burada öğrendik ki, kamerası ses kaydı da yapıyormuş. Bunu bize söylememişti.

Sonuçta burası da gizli buluşma yeriymiş. O kadar gizli ki AK Merkez’in kayıt defteri ek dosyalarda var. İsimlerimiz ayna gibi sayfalarda parlıyor.

Sarı Köşk var bilir misiniz? Ya Fethi Paşa Korusu’nu? Kemerburgaz Kent Ormanı veya Maslak Hacı Osman Korusu’ndaki İBB ofislerini? Kartal’daki İBB binasını? İBB’nin gözlerden ırak kimsenin bilmediği onlarca güvenli ve konforlu mekânı varken gizli toplantıları halka açık bir otelde ve AK Merkez’de kayıt altında olduğunu bilmeden yapanlara örgüt değil, Avanaklar Takımı denir.

Ayrıca gizli toplantı ne demektir? Yasalarımızda bir toplantının gizli olmasını belirten unsurlar var mı? Aranan ya da kaçak-suçlu biri ile gizlice görüşülmüyorsa bu gizli toplantı olur mu? Gizli Toplantı ne demek? Bunu bize anlatsınlar.

Somut delil yazmakla, somut delil sunulmadığı gibi gizli toplantı yazmakla da toplantıya gizli denemez. Birbirini tanıyan insanların bir araya gelmesine buluşma ya da görüşme denir.

Gizlilik kavramında, iddia makamının çizdiği sözde örgüt şemasında bir şahıs yer alıyor. Hem de ismi örgüt yöneticisi olarak yazılmış. Hüseyin Gün. Kimdir nedir bilmem de tanımam da. Sakat iddianamede, başta Necati Özkan’ı anlatmıştım. Kendisine ‘örgütün akıl hocası’ diyen savcılarımız, akıl hocamız koca Necati Bey’i son dakika bu şahsın elemanı yapmıştı.

Sözde örgütün akıl hocasının, amiri olan şahıs, iddianamenin 12. ve 13. Sayfalarına baktığımızda güya bize talimatlar vermiş. Gizlilik prensibine uygun olarak verildiği söylenen talimatlara bakalım:

Öncelikle yakın akraba ilişkisi olmayan, güvenilir bir kişi üzerinden kimsenin bilmediği yeni bir ofis hazırlayın. Peki, örgüt yöneticisinin bu talimatı karşısında sözde örgüt ne yapmış? Halka açık yüzlerce güvenlik kamerası olan bir otelde toplantılar tertiplemiş. Sözde yönetici ‘ yeni hat alın. Akıllı telefon kullanmayın’ demiş. Bu öneriyi de örgütte ciddiye alan bir kişi dahi olmamış. Herkesin telefonu son derece akıllı, telefonlar emniyette bakılırsa görülür.

‘’Hiç internete bağlanmamış yeni bilgisayar temin edilerek önemli ve özellikli bilgiler bu bilgisayarda bulundurulmalı’’ demiş. Bunca operasyon oldu. 9-10 dalga. Bunca dijital materyale el kondu. Bu SIR bilgisayar nerede? İddianamede böyle bir delil YOK!

Efendim en az Hüseyin Gün tuhaflığı kadar iddianamenin gizlilik bölümünde tanık olarak beyanından yararlanılan isimlerin tuhaflığını da takdirinize sunarım. Başlangıç bölümünü, cinsel taciz suçlusuna anlattıranlar, burada da tuhaf profiller bulmuşlar. Örgütün gizliliğini güya ifşa edenleri sayıyorum: 2 alt taşeron firma sahibi, 1 alt taşeronun alt taşeronu firma sahibi, bir de alt taşeron firmanın ortağının şoförü. Başkan danışmanı, pişmanlar kralı Ertan Yıldız’ın dahi gizlilikle ilgili ifadesi yok ama alt taşeronun ortağının şoförü Servet Yıldırım’ın bilgisi var. Buna gülelim mi ağlayalım mı? Gizliliği anlatacak kişi bu mu? Ya da reklamcı Eyüp Subaşı mı?

İtirafçı İBB bürokratları oldu dosyada. Hiçbirinin gizliliğe dair beyanı yok. Çok enteresan. Komedi filmlerine taş çıkartan durumlar da mevcut, anlatımlarda. Hayatımızda ilk kez görüp tanıdığımız insanlara, pat diye örgütü deşifre ettiğimiz anlatılıyor. Yani yine avanak diyor bize iddianame.

Örnek; Umut Şenol.

Bu itirafçı, daha doğrusu açık iftiracı arkadaş 2019’da Şişli’den Meclis üyesi seçilmiş. İBB öncesinde ne ben tanırım ne Serdal Taşkın. Adam kendi sıkıntısıyla ilgili bir konuda şikâyete geliyor. Hem bana, hem Serdal Taşkın’a. Tarih daha 2019. Yeni gelmişiz İBB’ye. Tanımıyoruz sahsı henüz. O anlatıyor durumunu, biz de ilk kez tanıştığımız şahsa örgütü şöyle deşifre ediyoruz:

Serdal diyor ki: ‘Başkan biliyor. Beylikdüzü’nden beri işleyen bir sistem var ve SİSTEM böyle bir karar aldı.

Ben de diyorum ki: Serdal doğru söylemiş. Bu sistemin kararıdır. Sen de buna uyacaksın’ …

Umut Şenol, Kurtlar Vadisi dizisindeki repliklerden fırlar şekilde, dizideki Konsey anlatısı yerine, Sistem demiş ve şu deli saçması ifadeyle cezaevinden tahliye olmuş. Gazetede, SİSTEM’i okudu ya uyanık.

Tv dizisi bile, daha gerçekçi repliklerle örülüydü. Yani iddianameye göre örgütüz, 2015’den beri sinsi sinsi suç işliyoruz, gizlilik prensiplerine riayet ediyoruz ve daha ilk kez tanıdığımız birine örgütümüzün gizli yapılanması olan SİSTEM’i derhal ifşa ediyoruz. Bakla ıslanmıyor ağzımızda.

Değerli Heyet;

Sözde örgüt yapılanmasının anlatıldığı bölümde, özel vasfa haiz diye bir sıfat verilen örgüt üyelerinden bahsediliyor. Yürürlükteki kanunda olmadığı belirtilse de, iddia makamı bu bölümde, şüphelilerin kamu kurumu içinde kendi öz yapılanmalarını kurduğunu iddia edip, paralel bir iç örgütlenme kurulduğu iddiasında. Şöyle yazmış: ‘Bunun en somut örneği olarak da, kamuda görevli olmayan örgüt mensuplarının İBB ya da bağlı iştiraklerdeki personellere emir ve talimat vermesidir’

Bana bağlı olduğu iddia edilen, 2 özel vasfa haiz diye adlandırılan üye var. Ve iddia makamı kendi yazdığı iddianamenin hiçbir bölümünde, bu 2 kişinin İBB ya da iştirak personellerine talimat verdiğine dair bir delil ortaya koyamamış. Ne bir mail, ne bir mesaj ne de ses kaydı yok. Somut kelimesini kaleme almakla, somut diye yazmakla somut bir örnek verilmiş olmuyor. O örnek her neyse sunulmalıydı ama böyle bir evrak dosyada bulunmamakta. Bu suçlamayı reddediyorum.

Ayrıca belirtmek isterim ki, birazcık soruşturma alanlarına ilgi gösterseler, böyle bir yapılanma kurmaya da gerek olmadığını görürlerdi. Yönetim Kurulu Başkanı olduğum Medya AŞ’ye, genel müdür pozisyonu dâhil, istediğimiz personeli işe alma yetkimiz var. Çünkü iştirak şirketleri hem yasalarda yazdığı gibi hem de yakın tarihli, 4 Temmuz 2024’te Danıştay 8. Daire’nin kararında da görüleceği üzere özel hukuk tüzel kişileridir. Dolayısıyla kamu kurumu ya da kuruluşu olarak nitelendirilemez. Şöyle somutlaştırayım, genel müdür alımında bile memuriyet aranmaz. Benim dışardan bir yapı kurup gizlice kimseyle çalışma zorunluluğum yok ki. Farklı bir yapılanma kurulup içeridekilere talimatlar versin. Talimat verecek adama ihtiyaç varsa, o kadroya alınır, genel müdür bile yapılabilir, olur biter. Bu çok yalın ve apaçık bir gerçek. Paralel yapı kurma iddiası sadece safsatadır. İstediğim kişiyi Medya A.Ş.’de işe alabilirdim. İstediğim kişiyi, istediğim göreve getirebilirdim. Bu yetkim hep oldu.

(TEVDİ RAPORU TESPİT- SAYIŞTAY-DANIŞTAY- CEZA MAH. KARARLARI GÖRSEL – BARKOVİZYON TEK EKRANDA)

Danıştay 8. Dairesi’nin 2024 tarihli kararını okuyorum: ‘’Belediye şirketleri Türk Ticaret Kanunu hükümlerine tabi sermaye şirketleri olup, belediyenin tüzel kişiliğinden ayrı ve bağımsız özel hukuk tüzel kişileridir. Belediyelerin kurdukları ya da ortak oldukları ticari şirketlerine kamu tüzel kişiliği kazandıran herhangi bir kanun hükmü bulunmadığı gibi kamusal yetki ve ayrıcalıklar da tanınmamıştır. Dolayısıyla bunları kamu tüzel kişisi - kamu kurum ve kuruluşu olarak nitelendirmek mümkün değildir.’’

Devam edeyim Sayıştay‘ın ilgili dairesinin 26 Nisan 2022 tarihli kararı: ‘’6102 Sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun ‘’Tüzel Kişilik ve Ehliyet’’ başlıklı 125. maddesinde yer alan ‘’Ticaret şirketleri tüzel kişiliğe haizdir.’’ hükmü gereği belediye şirketleri ayrı ve bağımsız özel hukuk tüzel kişiliğine sahiptir.’’

Danıştay ve Sayıştay sonrası son anlatımı da bizi suçlayan tevdi raporunun sahibi İçişleri Bakanlığı Mülkiye Müfettişi Sayın Mehmet Demiral yapsın. 1. Tevdi Raporunda bakın ne diyor kendisi: ‘’Kamu zararı 5018 sayılı kanun hükümleri ile düzenlendiğinden ve belediye şirketleri genel yönetim kapsamındaki kamu idareleri arasında yer almadığından bu şirketlere yapılan denetimlerde kamu zararına yol açan bir husus tespit edilmiş olsa dahi, teknik anlamda kamu zararı söz konusu olamayacağı değerlendirilmektedir.’’

Sayın Başkan; Bir de sözde örgüt şemasında biz 6 yönetici yazılmışız, bu 6 kişiden ben ve Ertan dahil hiç kimse kamu görevlisi değil. İddianame yapıyı böyle kurmuş, bizi yönetici ilan etmiş. Sonra da ‘’kamuda görevi olmayanlar İBB çalışanlarına talimat verdi.’’ demiş.

Gelelim örgütün Hiyerarşik Yapı Hususuna… Değerli heyet örgüt demek, sadece ast üst ilişkisi, fikir ve eylem birliği olan insanları anlatmaya yetmez. Örgüt kavramında ayrıca irade teslimiyeti vardır. Sorgusuz sualsiz talimatların yerine getirilmesi vardır. Mesela örgütte istifa yoktur. Elini kolunu sallayan da örgüte girip çıkamaz.

Sizler bunları benden çok daha iyi bilen insanlarsınız. Kim bilir kaç örgüt davasına baktınız. Şimdi, Sayın İmamoğlu’na olan sevgimi saygımı ve birlikteliğimin gücünü başta kendisi olmak üzere herkes bilir. Lakin bu, irademi ona teslim ettiğim anlamına gelmez. Değil Ekrem İmamoğlu, önderim, yolumun ışığı, can feda Mustafa Kemal Atatürk dahi gelse sorgusuz sualsiz irademi teslim etmem. Bu irade teslimi iddiasını şiddetle reddediyorum. Aklıma ve vicdanıma uymayan hiçbir şeyi bana kimse yaptıramaz.

Ayrıca, iddianamenin 717. Sayfasında “tartışılmaz ve karşı konulmaz tek söz sahibi Ekrem İmamoğlu liderliğinde” deniyor. Vallahi de billahi de Ekrem İmamoğlu’nun böyle biri olmasını ben çok isterdim. Ne yazık ki tam tersi. Buradaki tüm İBB yöneticileri şahittir ki bizim kendisinden en çok duyduğumuz cümle şu: ‘’Masa kurun.’’ Masa kurun demek şu; diyelim ki Spor A.Ş. etkinlik yapacak, mesela yarı maraton. Normalde İBB’den 3 yetkili, Spor A.Ş.’den 2 yetkili toplanır ve etkinliği planlar. Bizde öyle olmuyor. Masa kuruyoruz. İBB geliyor, Spor A.Ş. geliyor, ilgili federasyona davet yapılıyor, İl Spor Müdürlüğü yetkilisi davet ediliyor, akademi de olsun diyor, üniversite daveti yapıyoruz, yetmiyor bu alanda kanaat önderi olan yazar ya da gazeteci de gelsin deniyor, o da yetmiyor ilgili spor branşından eski ve takdir gören bir veteran da toplantıya davet ediliyor. 15 -20 kişi her toplantı. Sayın Başkan biz mağduruz. Yıllardır aşırı demokrasi ve katılımcılığa maruz kaldık. Vallahi bezdik. Ne tek söz sahibi, ne karşı konulmaz lideri. Demokratlıktan yorulduk biz.

Diyorlar ki; İmamoğlu Saraçhane‘ye gelmiyor hep sokakta. Mecburen! Kendi odası dahil her yerde toplantı yapıyoruz. Nasıl gelsin? Kaç kere tesadüfen odasına girdi, diyor ki ‘’Haa siz mi buradaydınız?’’ Siz mi dediği 20 kişiyiz. Gelmişken ben de katılayım diyor toplantıya + 2 saat daha. Böylesine iddialı bir soruşturma yapanlar, havalı iddianame yazanlar, soruşturdukları odak kişiyi hiç ama hiç tanımıyor. Çok tuhaf. İmamoğlu ‘nu hiç tanımıyorlar. Oysa, savcıların onu kendilerinden bile iyi tanıması gerekirdi. Zaten tanısalar severlerdi.

Değerli heyet; bir şey daha var Ekrem İmamoğlu’na yaklaşık 5 milyon kişi oy verip belediye başkanı seçti. Eğer örgüt olduğu iddia edilen bu yapıda lider İmamoğlu değil de ne bileyim Ali Kurt, ben, Necati Özkan, olsa gerçekten burada şüpheli bir durum olabilirdi.

Lakin milyonlarca insanın oyuyla belediye başkanı seçilen ve yetkisi milletçe verilen birine örgüt lideri demek, aynı zamanda İstanbullulara da hakarete girer. Onun atadığı yöneticilere örgüt yöneticisi, onların işe aldığı insanlara örgüt üyesi demek İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ni suç örgütü görmek demektir. Adalet Bakanımız, Bir TV yayınında Ekrem Başkan’ın Beylikdüzü’nde çalıştığı arkadaşlarını İBB’de de görevlendirmesini örgütsel faaliyet gibi anlattı. Bu ifadeler gerçekten yakın siyasi tarihi hiç bilmemekle sarf edilmiş talihsiz ifadelerdir. Sayın Cumhurbaşkanımız da İBB kadrolarıyla partisini kurdu. İBB’den getirdiği arkadaşlarını bakan, başbakan TBMM Başkanı yaptı. Binali Yıldırım büfelerden sorumlu daire başkanıydı 1994 yılında. İgdaş’ın yönetim kurulu başkanı başbakanlık müsteşarı oldu.

Bu örnekleri çoğaltmak da çok kolay. Hal böyleyken, yol arkadaşlığını örgütsel faaliyet gibi yorumlarsanız, aynı suçu isnat edenler işlemiş olur. Anlattım. Sayın Gürlek bakan olarak atanınca, Çağlayan adliyesinde birlikte çalıştığı savcı beyleri, kâh yardımcısı kâh özel kalemi, kâh personel müdürü yaptı. Allah aşkına Ekrem Başkan Beylikdüzü’nde çalıştığı arkadaşlarıyla İBB’de birlikte olunca suç olan şey, Çağlayan’da birlikte çalıştıklarınızı Ankara’ya taşıdığınızda olan şeyle aynı değil mi? Lütfen akıl ve mantık çerçevesini terk etmeyelim. Adalet akla uygun olmalıdır. Bu iddianame, suç ve delil bulamayınca tuhaf çıkarımlar yapmıştır. İlahi adaletin sonucu, suç diye nitelenen tarifleri iddianameye YÜZYILIN soruşturması adını verenler de uygulanmıştır. Yine yeniden kendini inkar etti iddianame yazarları.

Yine iddianamenin içinden bir somut örnekle herhangi bir örgütsel durum olmadığını ortaya sereyim. 2020 yılı Aralık ayında Kültür AŞ genel müdürü olarak Murat Abbas atandı. İddianame, onu taahhütle işe aldığımı iddia ediyor. Tam elemanım yani. Taahhüt ne? Reklam ve organizasyon işlerine karışmaması.

Kendisi çok pişman oldu sanırım ve daha tutukluğunun 20. Gününde pişman ifadesi verdi. Şöyle diyor ifadesinde: Genel müdür olarak başladığım ilk 5 ay içinde Murat Ongun’un bana bazı reklam mecralarının bazı firmalara verilmesiyle alakalı söylemleri ve talimatları oldu. Ben bu talimatların birçoğunu yerine getirmedim’

Şahıs sözde örgüt yöneticisi olduğum halde talimatlarımı yerine getirmiyor ve gözaltına alındığı ana kadar, yani tam 50 aydır görevinin başındaydı. Ne demokratik bir örgütüz!

(GÖRSEL – BARKOVİZYON : HİYERARŞİK YAPI TANIMI)

Sözde üyem benim. Talimatlarıma daha işe girdiği ilk günden uymadığını söylüyor. Peki, iddia makamı hiyerarşik ilişki bölümünde ne diyor: Örgüt yöneticileri üyelere, roller ve iş faaliyetleri planlar örgüt üyelerine emir ve talimat verme yetkisine sahiptirler ve organizasyonda kaldıkça üyeler verilen talimatları yerine getirmekle yükümlü olduklarını kabul ederler’ diyor. Güzel ama iddiaya göre Murat Abbas’ı işe ben almışım, talimatlar vermişim ve adam yerine getirmemiş. Üstelik bu talimatlarıma karşı direniş eylemlerini işe başladığı ilk 5 ayda yapmış ve kovulmamış. Murat Abbas’ın beyanları ikna edici yani doğru bulunmuş ki kendisi cezaevinden çıkarılan İLK kişi oldu.

O zaman bu nasıl örgüt diye sormamız gerekmez mi? Çok gerekir bunu ben değil iddianame söylüyor. Bismillah daha 1. sayfasında örgütle ilgili bir Yargıtay kararına atıf yapıyor ve hemen sonra 3. sayfada savcılar örgüt sayılmanın kilit taşını şu cümleyle koyuyor: ‘’hiyerarşik ilişki, örgüt üyelerinin organizasyonda kaldıkları müddetçe bu konuda verilen talimatları yerine getirmekle yükümlü olduklarını kabul etmişlerdir.’’

Sayın hayat bunu savcılık diyor. E, benim üyem taahhütle işe aldığım adam, talimatlarına uymadım, diyor. 50 ay da işte kalıyor. Bakın iddia makamının en çok itibar ettiği, etkin pişman beyanlarından bir özet getireyim:

(GÖRSEL – BARKOVİZYON-ÖRGÜT ÜYELERİ DEMEÇLERİ)

1- Eyüp Subaşı 28 Mayıs 2025 ifadesi: ‘’Murat Ongun’un zorlamasıyla aldığım işi 1,5 yıl sonra devrederek mağdur oldum. Belediyeye 46 milyon liralık borcuma mahsuben devir gerçekleşti. Bu süreçte Murat Ongun ile birkaç kez tartıştık, iletişimimiz bir müddet koptu.’’

2- Vedat Şahin 30 Haziran 2025 ifadesi: ‘’Murat Ongun’un sekreteri beni aradı, görüşmeye davet etti. Serdal Taşkın ile aram iyi olduğu için, artık kültür A.Ş.’den iş vermeyeceklerini söyledi. İzah ettiğim gibi Murat Ongun tarafından ihalelere girmem yasaklanmıştır. Sadece Murat Ongun‘a olan kızgınlığımdan dolayı 4 ihaleyi alabilmek için teklif verdim.’’

3- Murat Abbas 16 Nisan 2025 ifadesi:Genel Müdür olarak göreve başladığımdan itibaren ilk 5 ay içerisinde bizzat Murat Ongun tarafından tarafıma bazı reklam mecralarıyla alakalı işlerin belirli firmalara verilmesi ile alakalı söylemleri ve talimatları oldu. Ben bu talimatların birçoğunu yerine getirmedim.’’

4- Murat Kapki 24 Haziran 2025 ifadesi: ‘’benim Murat Ongun isimli şahısla hiçbir bağım, muhabbetim, maddi - manevi hiçbir ilişkim bulunmamaktadır.’’

Bu; ortada herhangi bir örgüt olmadığının kanıtı değil mi? Olmayan bir şeyin asla olmadığını kanıtlamaya çalışmanın tuhaflığını yaşıyorum.

İddia makamının ‘ahtapotun kolları gibi’ benzetmesiyle iddianamede iştirak şirketleri ile İBB ilişkisini anlatması, daha baştan bizlere hangi zaviyeden baktığının deşifresidir. Alenen bu metinde suçüstü yakalanma durumu vardır. Siyaseten! 4 bin sayfada bir kere dahi demokratik seçim kazanılmasından bahsedilmemekte, sanki var olan iştirak şirketleri yasadışı yollarla, zorla ele geçirilmiş gibi anlatılmaktadır. Milletten yetki almadan bu şirketlere yönetici atanamaz. Millet yetkiyi vermiştir, yetkiyi verdiği de atamıştır. Birinin hoşuna gitmiyor diye gerçekler değişmez, eğilip bükülemez.

İddia edildiği gibi bir örgüt yoktur, hiç olmamıştır.

Biz zaten İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin yasa ile belirlenmiş yönetim şeması çerçevesinde, yasalarda yer aldığı şekliyle ataması yapılmış kişileriz. Hepimizin sosyo-ekonomik yaşamı ortada. Burada hiçkimse, iradesini bir kişinin eline teslim edecek kadar çaresizlik, zavallılık ve ya da psikolojik rahatsızlık içinde değildir.

Bu bölümde son olarak belirtmek isterim ki, iddianame genelinde olduğu gibi yine hiçbir veri incelenmeden iddia makamı, hem Medya AŞ hem de Kültür AŞ kasalarının tarafımızca boşaltıldığını iddia etmiştir. 2020 pandemi yılı hariç 2021-2022-2023-2024 yılları bilançoları incelenirse, Medya AŞ’nin, toplam da 50 milyon liraya yakın karı olduğu görülür. Bilançosunu bilmesem de Kültür AŞ’nin de kar ettiğine eminim. Keza bu 2 şirketin iç içe geçtiği yazılmış. SUÇ GİBİ. İyi de Medya A.Ş.’nin %20 ortağı Kültür A.Ş. Tabi ki ilişkisi olacak.

Bu iddianamede odak yapılan bu 2 şirketle ilgili son bir bilgi vermek isterim. İBB’nin iştirakleri ile birlikte yıllık bütçesi 10 milyar dolar civarındadır. Medya AŞ kurumun en küçük bütçeli firmasıdır. Medya AŞ’nin 2024 satış bütçesi yaklaşık 800 milyon liraydı. Yani 18 milyon dolar civarında. Kültür aş de de bunun 2-3 katıdır diye tahmin ediyorum. Bu 2 şirketin yıllık bütçesini toplasanız, karşınıza İBB ve iştiraklerinin toplam bütçesinin sadece yüzde 1’i bile çıkmaz. Yüzyılın İddianamesi her nedense, İBB okyanusundaki yüzde 1’lik bölümü hedefe koymuş buradan sonuca gitmeye çalışmış ama başarılı olamamıştır.

Evet usulsüzlüğün, yolsuzluğun 1’i de 1000’i de birdir.

Lakin çok iddialı bir ismi olan ‘Yüzyılın Soruşturması’ İBB Okyanusunun sadece %1’lik bir alanına odaklanmışsa, adı yüzyılın değil ancak yılın soruşturması olabilir. Ya da özel hedef seçilmem söz konusudur. Ki bu gerçektir!

(Buraya kimseye örgüte dair soru sormamalarını ekleyeceğim.)

4. BÖLÜM: ÖZEL HEDEF: MURAT ONGUN

Sayın Başkan; Kıymetli Heyet; sanık olma durumunu 50 yaşında ilk kez yaşadığımı belirtmiştim. Bu vesileyle huzurunuza çıkmadan önce yanlışım olmaması adına, duruşma düzeninden, sanığın hak ve yükümlülüklerine, hâkimin duruşmayı yönetme yetkisinden yine hâkimlerin tarafsızlık, bağımsızlık ve etik sorumluluğuna kadar bazı okumalar yaptım. Bu okumalar esnasında Ceza Muhakemeleri Kanunu’nun 160. Maddesi kapsamında, Cumhuriyet savcılarının soruşturma evresindeki görev ve sorumluluklarını da öğrenmiş oldum. Mesela sizlerin çok daha iyi bildiği gibi CMK 162/2: Cumhuriyet savcısının adil yargılama için şüpheli LEHİNE ve aleyhine olan delilleri toplayarak, şüphelinin hakkını koruma vazifesi gibi.

Bu kanun adil ve dürüst yargılanma hakkı için konmuş. Lekelenmeme hakkının gözetilmesi için getirilmiş. Soyut düşünceye dayalı değil, somut delillere dayalı değerlendirmeler yapılsın diye konmuş. Bununla da kalmamış yasalarımız. Tıpkı CMK 162 gibi CMK 170’de de, şüphelinin adil ve dürüst yargılanma hakkı korunsun diye ‘İddianamenin sonuç kısmında, sadece şüphelinin aleyhine olan hususlar değil, lehine olan hususlar da, ileri sürülür’ denmiş. Hukuk 101 yani!

Dünya âlem ve mahkemeniz de şahit ki; bana ve tutuklu herkese bu hakların hiç biri uygulanmadı. Kâğıtlarda, metinlerde hatta yasalarda şart koşulan unsurların, gerçek hayatta bir karşılığının olmadığını bu iddianame ile bir kez daha gördük. Neredeyse 2 bin civarında sayfa ile suçlandığım iddianamede sadece 1 eylemde, o da alakasız birkaç cümle konmuş.

Lekelenmeme hakkımız korundu mu? Hayır! Lehe delil toplandı mı? Hayır! Doğal olarak soruşturma adil değilse, adil yargılanmamız mümkün mü? Kaynağınız iddianame olunca adaletin terazisinin kefeleri eşit olamıyor. O yüzden kaynak yanlış diyorum.

Bizler boy boy fotoğraflarımızla, iftira bültenleriyle, medyada itibar suikastlarına uğradık. Lehimize toplanmış tek 1 delil gösteremezsiniz. Onları dikkatsizlikleri sayesinde eklerde biz bulduk. Bugün sizlere; savcılığın aleyhime yaptığı, ifadeye eklemeleri burada ispat edeceğim. Bu iş başlangıcından finaline kadar bir soruşturma sürecinden ziyade, bir algı ve hedefi yok etme şiarıyla yürüdü.

Hafızayı beşer nisyan ile maluldür. Yani insan unutabilir.

Hatırlatmak adına vurgulayayım ki; gizli olduğu iddia edilen Asrın Soruşturmasının daha gözaltı operasyonu yapılmadan, tutuklanacak kişilerin isimleri sosyal medyada yayınlanıyordu.

19 Mart operasyonundan günler önce TV’deki canlı yayında cep telefonuna gelen mesajı okuyan ulak gazeteci ‘’Şu an gelen bir bilgi. İmamoğlu 23 Mart’taki önseçimi fiziken göremeyebilir’ diyordu. Ardından başka ulaklar da tweet atıyordu aynı konuda.

Benimle uğraşmayı seven bir kardeş, bana dava açtığını celp yazısını hücreme asacağımı iddia eden tweet attı.

Allah var adam haklı çıktı. Hücreye atıldım. Onu bile bildi.

4 günlük gözaltı süremin sonunda Çağlayan Adliyesi’ne ifadeye götürüldüm. Saatlerce bekleyişin ardından savcı beyin yanına çıkarıldım. İfademde savcı bey EYLEM 13’de göreceğimiz ses kaydını sordu bana. ‘Ses kaydını dinlemediğim için, kendi sesimi tespit edemem’ dedim. Dur dinleteyim sosyal medyaya düştü diyerek, cep telefonundan sosyal medyaya girdi. Bir hesaptan bana sesleri dinletti. Yalnız dikkat ettim, ses kaydını yayınlayan hesabı Şak diye buldu. Açar açmaz, saniyesinde. Gizli soruşturmada yer alan bir ses kaydı, sanki doğa olayıymış gibi sosyal medyaya düşmez efendim. Ses kaydı, zaten kaydı verenin ifadesinde belirttiği gibi savcıya verilmiş. Başkasında yok. Sosyal medyaya nereden ulaştırıldığı gayet aleni yani.

Aslında Ortada ne gizlilik vardı, ne de ciddi bir soruşturma. Sadece ALGI üretildi.

Lehime delil toplamakla mükellef olan savcılar, bırakın lehe delil toplamayı dalga dalga yaptıkları İBB operasyonlarında gözaltına aldıkları onlarca ismi bana bağlı örgüt üyesi olmakla suçluyordu. İBB’nin 2 numarası genel sekreter gözaltına alınıyor, TV’ler savcılık açıklamasına dayanarak, Murat Ongun’a bağlı yapılanmanın içinde diye duyuru yapıyordu. İSKİ Genel Müdürü de, İmar Daire Başkanı da, İSKİ Daire Başkanı da savcılık açıklamasına göre, bana bağlı ve emir talimatlarımla hareket ediyordu.

Savcılarımız İBB’nin tüm teknik birimleri gibi Zabıtamızdan, Yazı İşleri Daire Başkanımıza kadar herkesi ama herkesi, benim emir ve talimatımla hareket eden örgüt üyesi ilan edip gözaltına aldı. Bir tanesi de eski Emlak Daire Başkanı Ali Ayçiçek idi. Sözde bana bağlı bu adamın ben tutuklanınca duyduğu mutluluğu paylaştığı mesajı size sunarım. (Kolluk tutanağındaki bana küfrü) Burada okunacak şey değil!

(A-4 KARTONET)

İnsan cezaevindeki hücresinde bunları izlerken, kötülükte kendisinin adeta Mefisto ile yarıştığını hissediyor.

Sonra bir şey oldu, dedim ki ‘’sanırım Mefisto’yu da geçtim.’’

Çünkü ilk kez bir belediye başkanı; Beyoğlu Belediye Başkanı İnan Güney de benim talimatımla hareket eden örgüt üyesi olarak gözaltına alınıp tutuklandı. Ben bile kendimden şüphelenir hale gelmiştim. Tarikat lideri olsam ancak bu kadar örgütlenebilirdim ama değildim ve olmadığım çok belliydi. Ben şeytanlaştırılırken, cezaevlerinden de ard arda aleyhime ifade veren tutuklu sanıklar tahliye oluyordu.

‘SİSTEM’ tıkır tıkır işliyordu.

Kurulan sistemin işlediğinin kanıtı şu: Benim talimatımla hareket ettiği iddia edilen, pek çoğu üst düzey İBB Bürokratlarından hiç biri bana bağlı sözde örgüt üyesi yapılmadı iddianamede. 64 kişi bana bağlı örgüt üyesi olmakla gözaltına alındı ve bazıları tutuklandı oysa bugün iddianamede benimle bağları kurulmamış. 64 kişi diyorum, şaka değil. Bu kadar hata payı aşırı olmamış mı? Lakin amaç hâsıl olmuş, iddia makamı Murat Ongun’u şeytanlaştırırken, fırsat bu fırsat diyenler, pişmanmış gibi yapıp hakkımda iftira atmaya koşmuştu. Atan da mahpustan kurtulmuştu.

Yani asıl SİSTEM tıkır tıkır çalışmıştı.

Sayın Mahkeme Başkanım; bu soruşturmada sanık lehine olabilecek her şeye sırt çevrilmiş. Tersine aleyhe delil üretmek ya da beyan almak için özel çaba harcanmıştır. Malvarlığım yanlış yazılmıştır. Hakkımda söylenmediği halde bazı suç cümleleri, söylenmiş gibi iddianameye eklenmiştir. Aleyhime delil bulma arayışında sınırlar ziyadesiyle aşılmıştır. Delilini sunacağım. Ama şimdi en ilginci (Kırmızılı Kadın Anlat)

(Sabah Gzt. Gerçek gazete sayfasından bu haberi bulalım. Basından Özgür Altuncu bulur.)

Bana rüşvet iftirasını attıktan sonra bir dolandırıcı olduğu ortaya çıkan Celal Çakmak isimli biri, fezlekede hem müşteki hem şüpheli ve gizli tanık olmuştur. Şahsın ifadesi kelimesi kelimesine gizli tanık Kayın beyanına kopyalanmıştır. Neden? Herhalde Gerekirse gizli tanık olarak aleyhime bu ifadenin kullanılması için. Başka mantıklı izahı yok! Bir kişinin aynı anda müşteki, gizli tanık ve şüpheli sıfatına haiz olmasını ne yazık ki bu iddianameyi kaleme alanlar başarmıştır. KIRMIZILI KADIN ANLATIMI

(GÖRSEL- BARKOVİZYON) CELAL ÇAKMAK VE GİZLİ TANIK KAYIN İFADELERİ)

Celal Çakmak’ın ifadesinden;

1.Buğra GOKÇE'nin yönlendirmesiyle otoparka inen ve danışmanı olarak kendisini tanıtan şahsa elden 10.000 dolar para verdim. Ancak bu paranın alınmasına rağmen vaadedilen şeyler gerçekleştirilmedi. Sonrasında Ekrem İMAMOĞLU'nun danışmanı sıfatıyla Murat ONGUN isimli şahsın 0532 401 47 95 ve 0549 364 22 48 numaralı hatlarını 0533 317 35 86 numaralı hattın ile arayarak görüşmek istediğimi ilettim ve 2023 yılının eylül ekim ayları arasında görüşmek üzere Saraçhane de belediyenin karşısında bulunan camiinin arka tarafındaki otoparkların bulunduğu alanda yer alan küçük bir ofis tarzındaki yerde buluştuk.

2. Bu görüşmede Murat ONGUN "Vatan otoparkın sözleşmesini uzatmanızı istiyorsanız eğer yapmanız gereken bağışı ve işlemleri Emrah BAGDATLI ile tarafınıza ileticem" diyerek bu ofisten ayrıldı. Yarım saat sonra Emrah BAĞDATLI ve Şamil YILDIRIM yanıma gelerek 2.400.000, 2.400.000 toplamda 4.800.000 TL parayı bir gün arayla karşıdaki otoparka getirmemi ve Şamil YILDIRIM'a teslim etmem gerektiğini söylediler. Bu görüşmeden üç gün sonra 2.400.000 TL'yi, bundan bir gün sonra da 2.400.000 TL'yi toplamda 4.800.000 TL'yi Şamil YILDIRIM isimli şahsa Saraçhane'nin avlusunun hemen altındaki otoparkta teslim ettim.

Bu görüşme esnasında Şamil YILDIRIM'in MIT personeli olduğuna ilişkin kimliğini gördüm. Para teslim edildikten sonra verilen sözlerin tutulmaması üzerine Şamil YILDIRIM Facetime üzerinden beni'i arayarak 20.000.000 TL getirirsen bu işin çözüleceğini söyledi.

3. Bu paralar haricinde Kaan SÜRMEGÖZ'e ve Nail isimli şahsa da bağış adı altında birçok kez elden para verildi.

Gizli Tanık Kayın’ın ifadesinden;

1. Buğra GÖKÇE’nin yönlendirmesiyle otoparka inen ve danışmanı olarak kendisini tanıtan şahsa elden 10.000 dolar para vermiş. Ancak bu paranın alınmasına rağmen vaadedilen şeyler gerçekleştirilmemiş. Sonrasında Celal ÇAKMAK Ekrem İMAMOĞLU’nun danışmanı sıfatıyla Murat ONGUN isimli şahsa 0532 401 47 95 ve 0549 364 22 48 numaralı hatlarını 0533 317 35 86 numaralı hattı ile arayarak görüşmek istediğini iletmiş ve 2023 yılının eylül ekim ayları arasında görüşmek üzere Saraçhane’de belediyenin karşısında bulunan camiinin arka tarafındaki otoparkların bulunduğu alanda yer alan küçük bir ofis tarzındaki yerde buluşmuş

2. Bu görüşmede Murat ONGUN “Vatan otoparkın sözleşmesini uzatmanızı istiyorsanız eğer yapmanız gereken bağışı ve işlemleri Emrah BAĞDATLI ile tarafınıza ileticem” diyerek bu ofisten ayrılmış. Yarım saat sonra Emrah BAĞDATLI ve Şamil YILDIRIM yanına gelerek 2.400.000, 2.400.000 toplamda 4.800.000 TL parayı bir gün araçla karşıdaki otoparka getirmesi ve Şamil YİLDIRIM’a teslim etmesi gerektiğini söylemişler. Bu görüşmeden üç gün sonra Celal 2.400.000 TL’yi, bundan bir gün sonra da 2.400.000 Tl "m toplamda 4.800.000 TL’yi Şamil YILDIRIM isimli şahsa Saraçhane’nin avlusunun hemen altındaki otoparkta teslim etmiş. Bu görüşme esnasında Şamil YILDIRIM’ın MİT personeli olduğuna ilişkin kimliği de görmüş. Para teslim edildikten sonra verilen sözlerin tutulmaması üzerine Şamil YILDIRIM facetime üzerinden Celal’i arayarak 20.000.000 TL getirirsen bu işin çözüleceğini söylemiş

3. Bu paralar haricinde Kaan SÜRMEGÖZ’e ve Nail isimli şahsa da bağış adı altında bir çok kez elden para verildiğini de biliyorum.

Bu endemik konu mutlaka dünya hukuk tarihine geçecektir. Ayrıca belirteyim kendisini TSK gazisi olarak tanıtan bu dolandırıcı için, Genelkurmay’a yazı yazdım. Hemen yanıt geldi. Gazi değilmiş. Kusursuz dolandırıcı ama serbest.

Açıkça iddia makamı şahsımı özel olarak hedef almıştır. Bunu defalarca ama defalarca göreceğiz. Böylesine tarafgir bir şekilde hedeflenmem hiç anlayamadığım ama savunmamın başında anlattığım bir nefret, öfke ve kinin yansımasından başka bir şey olamaz. Bunun sebebini ise bilmiyorum. Kimi bu kadar kızdırdım acaba? Dünya tarihinde bir basın danışmanı için bu kadar çok ceza istenen bir dava olmamış. Dünya birincisiyim.

Değerli heyet bu iddianamenin çok önemli bir eksik parçası daha var. Çok önemli! Malumunuz iddianameye göre sözde örgüt 10 yıldır faal. Sadece bu iddianameye göre 143 suç iddiası var. 10 yıl boyunca bu kadar suçu da her daim devletimizin gözetimi ve sıkı denetimi altında işlemeyi başarmışız.

İBB, eski İçişleri Bakanı Sayın Soylu’nun zaten özel ilgi alanıydı. Mesela bana 3 yılda 3 ayrı konuda mülkiye müfettişleri gönderdi. İfadeler alındı, incelemeler yapıldı ve sonrasında aklanmam ile sonuçlandı. 2022 yılında, memur olmadığım için zorunlu olmadığı halde malvarlığı beyanı verdim. Size de arz edeyim. İddianamedeki yanlışı tam görelim. Üstelik Şubat 2022 tarihli. Sözde daha yeni örgüt yöneticisiyim. Bugünle kıyas için harika belge. Size sunuyorum.

(ŞUBAT 2022 MAlVARLIĞI Beyanım) + 2021 sonunu burada anlat. → A-4 KARTONET. BAŞKANA İLETİN DİYECEĞİM.)

Devletimizde duruyor. İçişleri Bakanlığı’nda. Lütfen incelensin. Kişisel zenginleşme var mı yok mu net kanıtı.

Ayrıca İstanbul 38. Asliye Ceza Mahkemesi de; her suçlama gibi, masumluğumuza karar verdiği bir kararında, kamu görevlisi olmadığımı da hükme bağlamıştır.

Bahse konu dönemde müfettiş üstüne müfettiş teftişe geliyordu. Rutin Sayıştay denetçileri de bizdeydi, Ticaret Bakanlığı müfettişleri de. Hiç biri bizim için suç bulgusu tespit etmemiş. Herhalde suçlanan bürokratlarımız genel sekreterlik, mevcut İBB yönetimi bu verileri mahkemenize sunacaktır. Keza polisimiz, jandarmamız, istihbarat kurumlarımız da 10 yılda yüzlerce suç işlerken bizi izlemiş. Sözde Casusluk yapıp, yurtdışına veri sızdırırken bile onları atlatmışız, ne çarpıcı. Adeta Türkiye Cumhuriyeti’nin en değerli kurumları uyumuş! Ne var ki Ekim 2024’deki Başsavcılık atamasıyla bu uyku hali sona ermiş. Devletimiz gözünü açmış ve biz ‘’azılı suçluları’’ kıskıvrak enselemiş. Buna mı inanalım?

İddianamemiz böyle diyor. Buna inanın diyor.

Bu mümkün mü efendim? Bizzat aylarca belediyede inceleme yapan kıdemli mülkiye müfettişleri, uzman Sayıştay denetçileri sorun bulmayacak. Teknolojinin son imkânlarından yararlanan başarılı ve kahraman kolluk güçlerimiz, istihbarat birimlerimiz tespit yapmayacak, tüm bulgulara ve tespitlere Çağlayan Adliyesi’ndeki makam odalarında oturarak ulaşacaklar öyle mi?

Bu iddianamede bir tane, bakın bir tane teknik kolluk tespiti dahi yok. Önemli bir bilgi aktarmak isterim. Prof. Dr. Murat Altıntaş ve Sebahattin Asal; güvenlik ve istihbarat alanlarında çok değerli eserler üreten kitaplar yazan uzman isimlerdir. Kitaplarını okurum. Bu hocalarımızın ‘Özel Askeri Şirketler ve İstihbaratın Özelleştirilmesi’ isimli bir kitabı var. Kitapların tamamı gibi bu da güvenlik odaklı bir eser.

(GÖRSEL-BARKOVİZYON)

Bu kitabın 45. Sayfası adeta iddianamedeki hayati eksikliği ortaya koyar nitelikte. Şöyle yazıyor: ‘İhalelere fesat karıştırma, bireylerin kendi nüfuzlarını kullanarak devletin çatısı altındaki kurum ve kuruluşları zarara uğratması, yolsuzluk, her türlü kaçakçılık konusu İÇ İSTİHBARAT KONUSUNA GİRER. İç güvenlik, istihbaratla sağlanır ve temelde tüm ülke vatandaşlarını korur’

Anlatı tam da suçlanma konularımızla ilgili. Bunlar iç istihbarat konusuna girer diyor. İç istihbaratı polis, jandarma ve Mit sağlıyor.

Dönüp iddianameye baktığımızda değil istihbarattan, mahalle karakolundan bile alınmış bir delil mahiyetli evrak yok. O zaman bunca ağır suçlamaya, 10 yıla yayılan suç takvimine rağmen bir tane kolluk verisi bulunmuyorsa; ya polis-jandarma-istihbarat görevini ihmal etmiştir veya ortada bir suç yoktur.

Kolluk güçlerinin, tırnak içinde söylüyorum görmezden gelmesi bir yana İBB’ye ve bize en titiz takibin yapıldığı yıllar 2019-2025 arasındadır. Sayın Soylu’nun Ekrem İmamoğlu ya da İBB’ye jest yapması mümkün mü?

Polis – Jandarma ona bağlıydı. Savcılığın elinde kolluk güçlerine dair tek veri yoksa, bu durumu nasıl analiz etmemiz gerektiğini takdirinize sunarım. Lakin iddianamedeki bu hayati eksiklik, hayatın olağan akışı içinde gerçekten üzerine titizlikle düşünülmesi gereken bir durumdur.

Bunca medya palavrasına, çılgın yayınlara, bunca siyasi söyleme konu olduğu halde, iddianameye ve suçlamalara dair toplumun büyük kesiminde bir inanç oluşmadıysa emin olun, güvenlik güçlerinin bu iddianamede tek bir evrakı, tek bir tespiti olmamasından kaynaklıdır.

Peki, iddia edildiği gibi bunca suç işlendiyse kolluk böyle bir tespitte bulunmakta zorlanır mıydı? Yani İBB yapısı, homojen bir üst yönetim ve dünyaya aynı pencereden bakan insanlardan mı örülü? Bu kişiler arasında kuvvetli bir fikri bağ ve yakınlık var da; sözde örgüt, 10 yıl boyunca bu yüzden mi deşifre olmadı?

Ortak bir payda söz konusu mu ben anlatayım efendim. Kadromuzun genel analizi ile birlikte bakalım.

Bürokraside 1 numara genel sekreterdir. Can Akın Çağlar: Geçmiş yıllarında önemli kamu kuruluşlarında İBB’de olduğu gibi en üst düzeyde makamlarda bulunmuş.8 yıl Ziraat Bankası genel müdürlüğü yapmış.

Bürokratlık dönemi yükselişleri de üst düzey atamaları da hep AK Parti hükümetleri zamanında olmuş. Kendi ifadesinde de belirttiği gibi, genel sekreter arayan İBB’ye insan kaynakları alanında, kelle avcısı bir şirketin tavsiyesi ile önerilmiş ve işe alınmış. 4 yıl boyunca tanıdığım kadarıyla Can Bey Muhafazakar Demokrat dünya görüşlerine sahip bir kişidir.

Can beyden önceki genel sekreterimiz Sayın Yavuz Erkut da Türkiye’nin en büyük sanayi kuruluşu TÜPRAŞ’ın başından İBB’ye genel sekreter olarak gelmişti. Emekliliği ile de ayrıldı. Yavuz bey de Sosyal Demokrat dünya görüşüne sahip biridir. Tanıdığım için söylüyorum.

Gördüğünüz gibi ilk genel sekreter sosyal demokrat, ardından gelen muhafazakâr dünya görüşüne sahip biri. Siyasi fikir birliği yok. Genel Sekreter Yardımcısı Murat Yazıcı. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nda dönemin bakanı Süleyman Soylu ile çalıştı. Onun bürokratıydı. Ekrem Bey ona genel sekreter yardımcılığı teklif etti, daha etkin ve yetkili bir makam sunulduğu için Ankara’dan geldi.

Bir başka genel sekreter yardımcımız Pelin Hanım. İTÜ’de akademisyen. Doçentti. Metrolardan sorumlu olarak atandı. Kimse tanımazdı. Burada yargılanan Kağan Sürmegöz. 2006 yılından beri İBB’deydi. Uzun yıllar AK Parti yönetimi ile çalışmıştı ve kimse tanımazdı.

Ağaç AŞ Genel Müdürü Ali Sukas. Eski İstanbul ülkü ocakları genel başkanıdır kendisi. Biz CHP’liyiz hatırlatayım. Gezi Hayaletinin hortlatılmasıyla, bizden 3 yıl önce tutuklanmasa, emin olun Deprem Daire Başkanı Tayfun Kahraman da burada Ali Sukas ile yan yana yargılanacaktı. Ali Kurt; iktidarın gözdesi TOKİ’den geldi. Medya AŞ Genel Müdürü Pınar Türker. Dünya devi özel bir bankanın kurumsal iletişim müdürlüğünden ayrılıp Medya AŞ Genel Müdürü oldu. Hiçbirimiz öncesinden tanımıyorduk.

Tıpkı, İddianamede, hayret verici yalanla benim özel olarak Medya AŞ’ye yerleştirdiğim iddia edilen Fatoş Ayık gibi. Sicil numarası 3.3 no’lu çalışan yani. 2011’deki kuruluşundan beri Medya AŞ personeli. Benim işe yerleştirmem mümkün değil. Yine de savcılarımız benden 8 yıl önce işe girmiş kişi için benim özel olarak yerleştirdiğimi yazmış. Takmışlar bana çok belli.

Bu güzel mozaiği onlarca önekle daha da uzatabilirim.

Bizler her düşünceden, farklı hayat tarzlarından, bambaşka siyasi görüşlerden bir araya gelmiş ve liyakat paydasında İstanbul’a hizmet için görev verilmiş insanlarız. İddia makamının burada yazdığı gibi bir yapılanma değiliz. Bu detayları aslında yine güvenlik perspektifinden anlattım. 5 benzemez misali bir araya gelmiş ve çoğu birbiriyle yeni tanışan bireylerden oluşan böyle bir yapıdan, istihbarat birimleri çok kolayca insan devşirebilirdi. Bu dosyada, iddia edilen yolsuzluk ve örgüt suçlamalarını ortaya çıkaracak çok sayıda teknik veriyi, belgesiyle sunabilirdi. İstihbaratımız bunu yapmadı. Daha doğrusu yapamadı. Beceriksiz olduğundan değil tabi, İBB’de ve diğer iştiraklerinde işlerin gayet düzgün yapıldığı ve ortada herhangi bir örgüt olmadığı için yapamadı.

İşte bu yüzden bu dosyada herhangi bir kolluk verisi bulunmuyor.

Çünkü örgüt diye bir şey yok. İhaleye fesat yok. Rüşvet yok. Kamu zararı yok.

Dosyada ne var? 30-40 yıllık alın teriyle kurulmuş şirketlere kayyum atanması var. Yılların birikimi mallara sanki suçtan kazanılmış gibi el koyma var. Cezaevine atılan insanlar var. Bu zorlamalarla, itirafçı olanların beyanları var. İşkence, sadece fiziksel şiddet değildir.

Eşi-ailesi suçlamayla tehdit edilenler var. Bu durumu kaldıramayıp boynunu büküp yalan söylemek zorunda bırakılanlar var. Bu da bence işkencedir.

Kısacası, hiç koltuktan kalkmadan sadece makam odasından gücünü kullanan bir iddia makamı var. Cezaevinde bile olsan apar topar çıkarılıp makam odasında huzura gelirsin. Yalan da olsa, doğru cümleleri bir araya getirirsen işin kolaylaşır, aksi halde hayat zorlaşır.