DÖNEMEÇ 

          Yorgunluktan ayakları, koca göbeğini taşıyamaz olmuş, esen lodostan korunmak için, boynundaki atkısını kafasına sarmaya, bir yandan da hızlı adımlarla bankaya doğru yürümeye çalışıyordu.

            Yolu üzerinde gördüğü lüks binaların, lüks dairelerinden biri. Kapı önlerinde park etmiş arabaları, renkli camlarla süslü mağazaları… Gözlerinin önünden öyle hızlı geçiriyordu ki, bu kadar olur. Ağır vücudunun içinde bir o kadar da taşınması güç hayalleri vardı Osman Beyin. Kızının üniversiteyi sorunsuz, sıkıntısız bitirebilmesini istiyordu. Oğlu askerden 1 ay sonra gelecekti. Ona muhakkak bir iş yeri açmalıydı. Karısının istediği bir takım şeyleri olacaktı. Kışın kayak merkezine, yazın nereyi isterse oraya tatile gitmeyi, hatta bilmem nerede bir yazlık bile almayı düşledi.

            Ütülelene ütülene muşamba gibi parlayan elbiselerini, yakaları değişmiş eski birkaç gömleğini çöpe atacak, birkaç gün önce pençelettiği ayakkabılarını Haliç’e atacaktı.

            Artık emekliliğini isteyebilir, öğlenleri karnını simit-çayla doyurmayabilirdi. Lokantalarda gördüğü leziz yemeklerden ailece yiyebilirlerdi.

            “Ah Hızır bir de bize uğrasa ne olur!...” diye geçirdi içinden.

            Bankaya girer girmez müşteri hizmetleri servisine yönelip, heyecanla kimliğini uzatıp “Kredi kartım  için” dedi. Görevli memur numara alıp beklemesi gerektiğini söyledi. Numara aldıktan sonra bankonun karşısındaki koltuğa yerleşti. Öyle yorgundu ki… Üstelik öğlende bir şey yiyememişti. Aklında kredi kartı ve alacağı yılbaşı bileti vardı.

            İri ellerini önce göbeği üzerinde birleştirdi. Daha sonra dizleri üstüne uzattı. Böyle daha rahat hissetti kendini. Gözü gişenin üstündeki kırmızı numaralardaydı. 54’ü görünce, “Eh iki  kişi kaldı. Neyse ki fazla beklemedim.” Sonra 55…Daha sonra 56… İşte o an fırladı gişeye.

            “Ne tesadüf benim yaşım…”

            Karşısındaki kız kendi kızı yaşındaydı. Dudaklarına hiç de uymayan mor bir ruj sürmüş. Saçları, banyodan yeni çıkmış gibi ıslaktı. Yüzüne sürdüğü pudra gerdanından aşağı doğru iniyor, sonra yok oluyordu. Beyaz pudraya ters düşen bir esmerlik başlıyordu. “Yoksa bizim Funda’da mı böyle olacak?!”  diye içinden geçirdi.

            Kız, “Emriniz beyefendi?” der demez, kimliğini ve elinde birkaç yerinden katlanmış sıra numarasını uzatıp: “Kredi kartım için…” demeden,

Kız “Tamam efendim, bakayım” dedi.

            Fazla heyecanlıydı. Çocuğu yaşındaki kıza niye bu kadar saygı duyuyordu ki? Sıkılacak, ürkecek ne vardı ki?!... Zaten işine giderken, yolu üzerinde kurulan masadan, memur çağırıp, dil döküp kart formu doldurtmamış mıydı?!

            “Kartınız hazır efendim. Lütfen şuraya adınızı-soyadınızı yazarak imzalayınız” diyerek gülümsedi. Kızın dediklerini yapıp, kartını aldı, teşekkür ederek çıktı.

            Bu işi de tamamladık, önce biraz para çekeyim, sonrasına bakarız” diyerek bankomata yürüdü. Köşedeki bilet bayii tanışıydı. İstediği numarayı alabilirim düşüncesindeydi.

            “Hayati bir bakıver 5620501 var mı?”

“Osman abi, siparişi verdin, yarın gel al… Yahu bu numarayı bunca bilet içinden nasıl bulurum!”

“Yok be abi, yakını var , o da çeyrek”

“Ver  o zaman bari, hiç yoktan iyidir…”

“Osman abi, numara neyin nesi?”

“56 benim yaşım. 20 kızımın, 50 yengenin. 1 de, oğlanın kalan askerlik ayı”

Bileti cebine yerleştirdi. Oradan ayrılıp markete girdi. Evdekileri sevindirmek için meyve, çerez, tavuk; kızına bir çift çizme, karısına etek bluz, kendisi için bir çift çorap alıp marketten çıktı. Elindeki paketlerle ilk durakta sıraya girip, otobüs beklemeye başladı. Yağmur hızını artırmış, poyraz delirmişti. Üstü başı sırıl sıklam olmuş, iyice üşümüştü. Gelen otobüslerin numarasını görmek için gözlüğünü çıkarıp, ceketinin astarına siliyordu.

“Eh şükür bizimki geldi” deyip, ite kalka otobüse kendini attı. Ayakta bile durmak zordu. Bir eliyle paketleri tutuyor, öbür eliyle de yukardaki tutacaklara sığınıyordu. Cam kenarında oturan saçları jöleli, boyunlarında, bileklerinde boncuk kolyeli oğlan çocukları, buğulu camlardan dışarıyı seyrediyor, birkaçı da güya yorgunmuşlar gibi uyuyor numarası yapıyorlardı. Kızı üniversitede olmasaydı burada ne işi vardı! Kendi memleketinde olsaydı, bu oğlanlar ayağa kalkıp yer verirlerdi.Ne yazık ki burada böyle bir şey yoktu. Şoför “Boş yerleri dolduralım” der gibi arabayı sallıyordu. İlerdeki duraktan birkaç yolcu alabilmek için gayret sarfediyordu. Osman paketleri düşürmemek, etrafındakilere çarpmamak için kendini zorluyordu. Otobüsün sarsıntısıyla dokunduğu yolculara “Afedersiniz, özür dilerim, istemeden oldu!” deyip duruyordu. Sanki bütün bu keşmekeşliğin sebebi kendisiymiş gibi mahcubiyetten yüzü kızarıyor, vücudunu ter basıyordu. Yine bir sarsıntıda dokunduğu adama:

“Afedersiniz pardon!” deyince

“Aman efendim ziyanı yok, biz de aynı durumdayız, alışmalıyız bunlara, yağmur ne getirir bilinmez” dedi. Bir başkası da söze karışarak:

“Yağmur bereket getirir, ammaa altını iyi yapmazsan felaket olur. Hem sel, hem soba zehirlenmesi… Bizim oralarda olmaz böyle şeyler. Moda mı oldu ne!!! Her gün 4-5 kişi zehirlenip gidiyor, bazılarının da evlerini su basıyor”

Ayakta düşmeden durmaya çalışan yaşlıca bir bayan da:

“Fukaralık beyler, ucuz kömür yakarsan böyle olur. Dere yatağında ev yaparsan sel olur. Bak bunlara böyle şeyler oluyor mu” diyerek camdan azıcık görebildikleri apartmanları gösteriyordu.

Durağa geldiğinde zor bela indi Osman. Paketleri bacakları arasına alıp, yağmura, poyraza rağmen cebindeki bileti, kartını kontrol etti. Otobüste çarpılmamış ve yerlerinde duruyorlardı. Eve geldiğinde vakit geçmişti. Paketleri karısı almış, onu sobanın yakınına oturtmuş, pijamaları ve büyükçe bir havluyla gelmişti kurulanması için.

“Funda nerde hanım, göremedim?”

“Yarın sınavı varmış, çok çalıştı, erkenden de yattı.”

“Dışarıda kıyamet kopuyor, otobüsleri hiç sorma onlar başka bir alem. Her gün aynı terane bıktım vallahi. Şu kız bitirse de gitsek memlekete. Haberleri kaçırdım mı?”

“Hep aynı şeyler. Cinayet, soygun, soba zehirlenmeleri, sel basan evler. Ne bileyim iç açıcı bir şey yok.”

Yarım yamalak yemek yediler. Oda pek sıcak değildi. Salonun kırık camı yarın takılacak. Birkaç torba daha kömür alınacaktı kredi kartından. Osman bunları ve piyango bileti aldığını, çıkarsa her şeyin iyi olacağını anlattı karısına.

Yemekten sonra yattılar. Birbirlerine sokulunca daha az üşüyorlardı sanki.

Sabahleyin  Funda’nın arkadaşı Sevim fakülteye gitmek için kapılarını çaldı… çaldı…Açan olmadı. Pencereden uzanıp bakmak istedi ama pencere kapalıydı. Bir şey göremedi. Yan bahçedeki komşu kadınlara sordu. Onlar da pek oralı olamadılar. Çünkü eve dolan akşamki seli boşaltmaya çalışıyorlardı. Bahçeye bir iki koltuk, iki halı, eski ve içi pek dolu olmayan buzdolabı vs atılmıştı içerden.

“Kızım hiç ses yok, girip çıkan olmadı.” dedi komşu kadın. Sevim’in içine bir korku girmişti. Aceleyle öbür komşulara sordu. Zaten kondular sanki iç içeydi. Tezden herkes duydu. Akıllı biri “Polisi arayalım” dedi.

Polis geldi, kapıyı kırıp içeri girdiklerinde komşular yığılmıştı. Genç bir polis çıkıp 112 Hızır servisi aradığını söyledi ve “Yaklaşmayın”  diye uyardı herkesi. Biraz sonra Hızır servis Hızır gibi yetişmişti. sağlıkçılar içeri girdiler. Komşular merak içinde bekliyorlardı. İçlerinde gözyaşlarını başörtülerinin ucuyla silenler vardı. Bir sağlıkçı dışarı çıkarak eliyle zafer işareti yaptı. “Gözünüz aydın, üçü de yaşıyor” diyerek komşulara müjde verdi.

Üç hasta evden battaniyelere sarılmış olarak acele acele evden çıkartılıp Hızır servis aracına taşındı.

Akşam haberlerinde bütün kanallar aşağı yukarı aynı haberleri geçti: “Dün gece falanca mahallede sobadan sızan karbon monoksit gazından bir aileden üç kişi zehirlenmiş, ancak şans eseri ölen olmamıştır. Yetkililerden alınan bilgiye göre, kırık olan salonun camı ölümü önlemiştir. Mağdurların isimleri …”

Komşuları ilgilendi, sevindi… Osman’ın, Funda’nın arkadaşları… Belki memlekettekiler… Hepsi bu kadar. Yine kanallar değiştirildi. Yarışmalar, başka boğuşma haberleri, ıvır zıvır şeyler…