İSTANBUL TIMES OKURLARINA MERHABA,
İSTANBUL Times Gazetesi sahip ve idarecilerine siz okurlarıma seslenebilmem için
yazı yazma imkanı verdiklerinden dolayı özellikle Gazetenin İmtiyaz Sahibi ve başyazarı Sayın Hüseyin Çetiner’e buradan teşekkür etmek istiyorum.Gazete isminin İstanbul’un genelini kapsaması güzel bir avantaj.Diğer bir güzellik de İstanbul Times’ın içerik olarak da yerel yayın yapan gazetelerden ziyade Ulusal Yayın yapan gazetelerin formatına daha yakın olduğunu da gördüm.
Gazetenin her gün gelişip ilerleyen bir çizgi takip etmesi de ayrı bir güzellik.Gazete yayın kurulu başlangıçta www.istanbultimes.com.tr haber portalında yazmamı istediği uygun gördükleri zamanda da inşallah kısmet ve nasip olursa yazılarımız gazetemiz ile de size ulaşacaktır.İlk yazımı beğenilerinize sunuyorum.Öneri,istek,şikayet ve diğer her türlü taleplerinizi yazımın altındaki YORUM EKLE Kısmını tıklayıp istediğiniz mesajı yazıp bana ulaştırabilirsiniz.Tüm okurlarıma saygı sevgi ve muhabbetlerimi sunuyorum.
ÇİÇEKLER VE ERGUVAN
İnsanların zaman zaman neşeli, bazen de gergin günleri olabiliyor. Aynı doğrultuda giden hayatın pek tadı tuzu olmaz sanırım. Her gün mutlu, her gün sıkıntılı gibi…
Yaşam içinde öyle anlar vardır ki, iyi veya sıkıcı olsun yine de, yaşamak gerekir. Öyleyse bu anları iyi kollamak, layıkıyla hissetmek, görmek, koklamak lazım gelir.
Anlarız ki; gözün, kulağın, sair organların işleve geçebilmesi biraz da bizim temaşa kabiliyetimizle ilgilidir.
Bazen bu temaşa 15, bazen de 20 gün sürer.
Dört bir tarafı yüksek dağların çevrelediği şehrimde ağır geçen kışı hasretle beklerdim. Babam bana kar çiçeklerini yerinde göstermiş, ama koparmamamı tembihlemişti. Yer yer eriyen karların azat ettiği toprağın böğründen çıkan bu ufacık saplı çiçekleri; toprağa diz çökerek ellerimle usulca, incitmekten korkarak okşardım. Ne güzel şeyler onlar…
Belki benim göremediğim bir bilinmeyen vakitte; sessiz sedasız, toprağın derinliklerinden usul usul çıkıveriyorlardı. Belki gecenin tılsımlı bir anında, belki de seher vaktinde! Bir yaprağı mavi, biri morumsu, biri de beyaz…
İnadına o soğuk toprakta üşümeden dimdik semaya bakarlar. “Bakın biz geldik, sevin, okşayın, öpün ama koparmayın” der gibiler.
Sonra Mayıs’ın sarı çiçekleri etrafı işgal ederler. Bu defa toprak hafif nemli, etraf yemyeşil ve sarı Mayıs çiçekleri…
Ömürleri?
Onu bilmiyorum, belki bir iki hafta. Onları da koparmazdım, öylece seyreder, okşar öperdim. Gülümserdim onların sarı sarı yapraklarına. Onlar da bana muhabbetle bakarlardı sanıyorum. Velhasıl aramız iyidi…
Haziran başları idi. Babamla Palandöken’e çıktık. Yeşil bir kadife örtüyü tam ortasından hafifçe parmak uçlarıyla tutup, eteklerini yerden kaldırmadan yükseltmek gibi! Tepesinden aşağıya doğru gittikçe uzanıp, sonra yok olan bembeyaz karlar, ama kadifenin etekleri türlü çiçekler…
Yine dizüstü oturur birkaç gün sonra yok olacak bu çiçekleri seyrederdim. Hiçbirinin adını bilmezdim. Ama cennetten geldiklerine inanırdım. Babam duygularıma müdahale ederek “Bak o dağ sümbülü, azıcık ilerdeki dağ lalesi, o kırmızı olan; yanındaki mavi sütlüce” diyerek parmağıyla gösterdi. “Alplerde falan yokmuş bunlardan, iyi seyret, senesine kadar bir daha göremezsin” derdi. Bir babama bakardım, bir de çiçeklere. O da bizi incitmeden örselemeden ufak ufak, sıcak sıcak sevmez miydi?
Bir Nisan ayında İstanbul’da Erguvan ağacını gördüğümde hayretler içinde kalmıştım. Boğazın her iki yakasında da, Nisan ortalarında güzelim lalelerle boy ölçüşmeye kalkan, pembe giyimli zarif fakat vakarlı, kısa ömürlü ama unutulmaz bir güzelliktir Erguvan çiçeği. Eflatun, mor, birazda utangaç kırmızıya çalan, kalp şeklindeki bu tabiat harikasını nasıl sevmezdim! Bir yanda Yahya Kemal’in baygın sümbülleri, mor leylakları, öte yanda benim görkemli Erguvan çiçeklerim.
Yerdeki en küçük çiçeklerin birden bire serpilip bir ağacın dallarına konmuş gibi düşünürdüm. Boğazın mavi sularında bir tekne yolculuğunda, her iki tarafta da pembe gelinliğini giymiş, süzüm süzüm süzülen bu güzel ağaçların birinde, Hz İsa’ya isyan edip sonra kendisini utancından bu ağaçta sallandıran Yehuda’nın acıklı öyküsünü, Galatalı Nalbur Ali amcadan duymuştum. İşte o günden sonra beyaz olan Erguvan çiçekleri utancından kırmızıya dönüşmüş.
Şeyh Galip’de “Gül mü güler, Erguvan mı ağlar” derken, Ahmet Vefik Paşa da, dinlenmek için serin günlerde kütüphanesinden çıkıp, bahçesindeki Erguvanların altında vakit geçirmez miydi…
Erguvan ağacının altında oturup onun söylediği şiiri dinlemek lazım. Çünkü her çiçek bir şiirin mısraıdır. Şiirin yanı sıra vakti geldiğinde yapacağı göç valsinin musikisini de bestelemiş olur.
Yine Nisan sonlarını bekliyorum. Sizin ruhunuz, sizin gözlerinizle. Bu Nisan bana gelin; ister Beşiktaş’tan, Üsküdar’dan, ister Kadıköy ve Eminönü’nden. Çıkalım seyrine bu sonsuz Boğaziçi nurunun. Sonra çıkalım Sarıyer sırtlarına görelim alemin ihtişamını. Uzaklardan gelen gemideki sevgilimizi beklerken duyduğumuz heyecanı, mutluluğu bu kez de uğurlayacağımız sayısız göçmen Erguvan çiçeklerinin çığlıklarını duyalım.
“Ey İstanbul biz gidiyoruz. Hep mutlu olun, sizi seviyoruz.” Nisan sonuna kadar gözlerinizi kapatın, hiçbir şeye bakmayın, hiçbir şey duymayın. Sarıyer’den seyredelim tılsımlı, o kadar da ilahi göçü. Sonra Emirgan korusundaki Sarı Köşk’te Erguvan çiçekleriyle süslenmiş salatadan yiyelim.
Seni çok seviyoruz cici Erguvan.
Erguvanım açtı gel
Güzelliği saçtı gel
Seni seven dostlar
Deme rengi kaçtı gel…