Vicdanın Olmadığı Yerde

Rivayete göre Osman Gazi, henüz büyük bir devlet kurmamışken Bilecik civarında bir pazarda alışveriş yapar. Tezgâhtaki malı beğenir, ücretini öder ve ayrılır. Bir süre sonra satıcı koşarak arkasından gelir.

“Fazla para verdiniz,” der.

Osman Gazi parayı alır ve yoluna devam eder.

Ancak çevresindekiler satıcıya şaşkınlıkla sorarlar:

“Karşındaki bir beydi. Parayı fark etmeyecekti. Neden geri verdin?”

Yaşlı esnafın verdiği cevap asırlardır anlatılır:

“O görmese de ben gördüm.”

Belki de bütün ahlak tartışmalarının özeti bu cümledir.

Çünkü mesele, başkasının ne gördüğü değil; insanın kendisini ne kadar görebildiğidir.

Bugün Türkiye’nin en büyük sorunu ekonomi değildir.

Ekonomi bozulur, düzelir.

Siyaset değildir.

Siyasi iktidarlar gelir, gider.

Eğitim değildir.

Nesiller değişir, sistemler değişir.

Asıl mesele, vicdan ile çıkar arasındaki savaşta vicdanın giderek daha fazla geri çekilmesidir.

Artık insanlar neyin doğru olduğunu tartışmıyor.

Neyin işlerine geldiğini tartışıyor.

Siyasette bunu görüyoruz.

Dün eleştirdiği davranışı bugün kendi tarafı yaptığında savunan insanlar görüyoruz.

Dün hukuktan söz edenlerin hukuku unuttuğunu, dün özgürlükten söz edenlerin özgürlüğe sınır koyduğunu görüyoruz.

Sorun fikirlerin değişmesi değil.

Sorun ilkelerin değişmesidir.

Çünkü ilke, şartlara göre değişmiyorsa ilkedir.

Değişiyorsa çıkar hesabıdır.

Sivil toplumda da aynı manzara var.

Bazı dernekler insan yetiştirmekten çok çevre oluşturmakla ilgileniyor.

Bazı vakıflar değer üretmekten çok görünür olmakla.

Bazı yapılar hizmet etmekten çok güç biriktirmekle.

İsimler değişiyor.

Tabelalar değişiyor.

Ama hırs aynı kalıyor.

Sanatta da durum farklı değil.

Hakikati söylemek yerine alkışın peşine düşenler çoğalıyor.

Birçok kişi doğruyu değil, kendisine kariyer kazandıracak doğruyu savunuyor.

Cesaretin yerini hesap alıyor.

Dürüstlüğün yerini strateji.

Vicdanın yerini imaj.

Oysa ahlak tam da burada ortaya çıkar.

Kimsenin bilmediği yerde.

Kimsenin alkışlamadığı anda.

Kimsenin ödüllendirmeyeceği bir davranışta.

Bir insanı iyi yapan şey, yaptığı iyiliğin duyulması değildir.

Duyulmayacağını bildiği halde o iyiliği yapmasıdır.

Bugün toplum olarak büyük binalar yapıyoruz.

Büyük projeler yapıyoruz.

Büyük organizasyonlar düzenliyoruz.

Fakat küçük bir soruya cevap vermekte zorlanıyoruz:

Kimsenin görmediği yerde nasıl bir insanız?

İşte medeniyetlerin kaderini belirleyen soru budur.

Çünkü devletleri kanunlar ayakta tutar.

Toplumları ise vicdan.

Ve vicdan çöktüğünde hiçbir anayasa, hiçbir mahkeme, hiçbir kurum tek başına yeterli olmaz.

Bu nedenle mesele sağ-sol meselesi değildir.

Muhafazakârlık veya sekülerlik meselesi değildir.

İktidar veya muhalefet meselesi değildir.

Mesele insanın kendi içindeki mahkemedir.

Ve o mahkemede herkes yalnızdır.

Yazıyı dünya tarihinden gerçek bir olayla bitirelim.

1940 yılında Fransa, Nazi işgali altındayken binlerce Yahudi ölüm kamplarına gönderiliyordu. O günlerde küçük bir Fransız köyü olan Le Chambon-sur-Lignon’da sıradan insanlar büyük bir karar verdi.

Çiftçiler, öğretmenler, din adamları ve esnaflar…

Hayatlarını riske atarak binlerce Yahudiyi evlerinde sakladılar.

Onları korudular.

Kaçırdılar.

Kurtardılar.

Savaş bittikten sonra gazeteciler köylülere sordular:

“Neden yaptınız?”

Cevapları tarihe geçti:

“Başka türlüsü yapılamazdı.”

İşte ahlak budur.

Kanundan korkmak değil.

Ödül beklemek değil.

Takdir edilmek değil.

Başka türlüsünü yapamamaktır.

Bir toplumun gerçek zenginliği de tam burada başlar.

İstanbul Times - Mehmet Sebbah Yiğit