Suikastler Ve Kayıp Fırsatlar

Toplumlar da bireyler gibi travma yaşar. Ancak bazı travmalar vardır ki sadece acı bırakmaz; algıyı değiştirir, hafızayı yönlendirir ve gerçeklikle kurulan bağı zedeler. Ani ve sarsıcı olaylar—özellikle suikastlar—toplumda korku, belirsizlik ve tehdit hissini artırırken, aynı anda insanların hızlı ve basit açıklamalara yönelmesine neden olur. Bu durum, karmaşık gerçeklerin yerini kolay inançların almasına zemin hazırlar.

Psikolojide bu durum “anlam arayışı refleksi” olarak tanımlanır. İnsan zihni kaosa dayanamaz; mutlaka bir sebep, bir fail ve bir hikâye kurmak ister. Ancak bu aceleyle kurulan hikâyeler çoğu zaman gerçeğin kendisi değil, gerçeğin yerine geçen algılardır. Özellikle kutuplaşmanın yüksek olduğu toplumlarda, her kesim kendi inancını doğrulayan açıklamaya daha hızlı sarılır.

Böyle anlarda asıl tehlike sadece olayın kendisi değildir.

Asıl tehlike, olayın toplumun zihninde nasıl anlamlandırıldığıdır.

Çünkü algı yön değiştirirse, toplumun yönü de değişir.

24 Ocak 1993…

Uğur Mumcu’nun Ankara’da aracına yerleştirilen bombayla katledildiği gün, sadece bir gazeteci değil; Türkiye’nin hafızası, sorgulayan aklı ve karanlık ilişkileri deşifre eden cesareti de hedef alındı.

Aradan geçen yıllara rağmen bu cinayet hâlâ tam anlamıyla aydınlatılamadı. Resmî anlatılar, yargı süreçleri ve kamuoyuna yansıyan bilgiler çoğu zaman birbiriyle çelişti. Bir dönem İran bağlantılı yapılar işaret edildi, farklı dönemlerde başka odaklar ve istihbarat ilişkileri tartışıldı. Emekli Korgeneral Erdoğan Karakuş’un ortaya attığı iddialar ise suikastın uluslararası boyutuna dair şüpheleri yeniden gündeme taşıdı.

Gerçek şu ki; bu cinayet yalnızca “kim yaptı?” sorusuna indirgenemeyecek kadar çok katmanlıdır.

Mumcu, ölümünden önce Türkiye’deki yasa dışı yapılanmaları, silah ve uyuşturucu trafiğini, terör örgütlerinin uluslararası bağlantılarını araştırıyordu. Bu nedenle susturulması, sadece bir bireyin değil, bir gerçeğin susturulması anlamına geliyordu.

1990’lı yıllar…

Türkiye’nin en karanlık dönemlerinden biri.

Faili meçhul cinayetler, sokak ortasında infazlar, gazeteciler, akademisyenler, siyasetçiler…

Musa Anter, Bahriye Üçok, Turhan Dursun…

Her biri farklı kimliklere sahipti ama ölümleri benzer sonuçlar doğurdu:

Toplum kutuplaştı.

“Laik – anti laik” gerilimi derinleşti.

Devlete olan güven sarsıldı.

Ve Türkiye, içeride bu kırılmalarla meşgul edilirken dış politikada önemli fırsatları ya kaçırdı ya da kaçırmak zorunda bırakıldı.

Bu tablo yalnızca 90’larla sınırlı kalmadı.

24 Ocak 2001’de Diyarbakır’da Emniyet Müdürü Ali Gaffar Okkan’ın suikasta uğraması…

28 Kasım 2015’te Diyarbakır Barosu Başkanı Tahir Elçi’nin tarihi bir basın açıklaması sırasında vurulması…

19 Aralık 2016’da Rusya’nın Ankara Büyükelçisi Andrey Karlov’un bir suikast sonucu hayatını kaybetmesi…

Bu olayların her biri farklı dönemlerde, farklı aktörler üzerinden gerçekleşti. Ancak sonuçları dikkat çekici biçimde benzerdi:

Toplum yeniden gerildi.

Fay hatları harekete geçti.

Türkiye uluslararası krizlerin ortasında bırakıldı.

Rus Büyükelçisi suikastı, doğrudan Türkiye-Rusya ilişkilerini hedef alan bir hamle olarak tarihe geçti. Tahir Elçi cinayeti, zaten hassas olan bir bölgede toplumsal yarayı daha da derinleştirdi. Ali Gaffar Okkan suikastı ise halkla güçlü bağ kurmuş bir devlet figürünün ortadan kaldırılmasıyla güven duygusunu sarstı.

Bu noktada ortak bir soru ortaya çıkıyor:

Bu cinayetler gerçekten birbirinden bağımsız mıydı?

Yoksa Türkiye’nin iç dengelerini bozmak, toplumsal fay hatlarını harekete geçirmek ve dış politik hamlelerini sekteye uğratmak için planlanmış daha büyük bir stratejinin parçaları mıydı?

Uğur Mumcu’nun katledildiği gün yaşananlar da bu çerçevede yeniden okunmalı. O gün yalnızca bir gazeteci öldürülmedi; aynı zamanda Türkiye’nin içinde bulunduğu jeopolitik süreçler de etkilendi. Ekonomik ve diplomatik temaslar kesintiye uğradı, ülke bir kez daha iç tartışmaların içine çekildi.

Belki de asıl mesele, tek tek failleri tartışmaktan çok daha büyük:

Türkiye, onlarca yıldır benzer yöntemlerle istikrarsızlaştırılmaya çalışılıyor.

Farklı isimler, farklı örgütler, farklı söylemler…

Ama değişmeyen tek şey sonuç: kaos, kutuplaşma ve güvensizlik.

Ve her seferinde kazanan aynı oluyor:

Türkiye’nin zayıflamasını isteyen güçler.

Kaybeden ise hep toplumun kendisi…

Bugün geçmişe baktığımızda şunu daha net görüyoruz:

Bu cinayetler yalnızca insanların hayatını değil, Türkiye’nin yönünü de hedef aldı.

Belki de bu yüzden mesele sadece “kim yaptı?” sorusu değil.

Asıl soru şu olmalı:

Kim kazandı?

Cevap bulunmadan, bu karanlık sayfalar tam anlamıyla kapanmayacak.