Bir toplumun çöküşü, yalnızca ekonomik krizlerle ya da siyasi gerilimlerle başlamaz. Asıl çöküş; insanların doğruyu ve yanlışı, haklıyı ve haksızı, ahlakı ve ahlaksızlığı kendi ideolojik kamplarına göre değerlendirmeye başlamasıyla başlar.
Bugün tam da böyle bir eşikteyiz.
Artık bir sözün doğru olup olmadığına bakmıyoruz. Önce “Bizden mi, onlardan mı?” diye soruyoruz. Eğer konuşan kişi bizim siyasi veya ideolojik mahallemizden ise en ağır hakaretleri bile “mizah”, “özgürlük” ve “cesaret” diye alkışlıyoruz. Karşı mahalleden geliyorsa, en makul eleştiriyi bile linç ediyoruz.
Bu, düşünsel çürümenin en tehlikeli evresidir.
Son günlerde bazı stand-up gösterileri etrafında yaşanan tartışmalar da tam olarak bunu gösteriyor. Bir gösterinin komik olup olmadığını konuşmuyoruz; kime dokunduğunu konuşuyoruz. Oysa mizahın ölçüsü alkış değil, zekâdır. Hakaret etmek zekâ değildir. İnançlarla, kutsallarla, insanların ortak değerleriyle alay etmek cesaret değildir. Gücü elinde olmayana saldırmak da sanat değildir.
Mizah tarihi bunun tam tersini söyler.
Aristophanes, yöneticileri eleştirirken toplumun ortak değerlerini yıkmayı değil, düşündürmeyi amaçladı. Nasreddin Hoca, insanları aşağılayarak değil, kendi kusurlarımızı yüzümüze tebessümle vurarak asırlardır yaşamaya devam ediyor. Charlie Chaplin, diktatörleri eleştirdi ama insan onurunu küçümsemedi. Çünkü büyük mizah, nefret üretmez; vicdan üretir.
Bugün ise bazı sahnelerde kolay olan tercih ediliyor. Düşündürmek yerine provoke etmek, zekâ üretmek yerine hakaret etmek, sanat üretmek yerine kutuplaşmayı pazarlamak…
İşin daha vahim tarafı ise şudur: Toplumun bir kesimi, sırf kendi dünya görüşüne yakın bulduğu için bu dili alkışlıyor. Oysa aynı yöntem kendi kutsallarına yönelse, ifade özgürlüğünü değil, saygısızlığı konuşacaklar.
İşte buna psikolojide “çifte standart” ve “onaylama yanlılığı” denir. İnsan, hoşuna giden sözü sorgulamaz; sadece alkışlar. Oysa medeniyet, alkışla değil; ilkeyle ayakta kalır.