GOGOL’ÜN AYNASINDA BUGÜNÜN TÜRKİYE’Sİ

Nikolay Gogol’ün Müfettiş adlı eseri 1836 yılında yazıldı.

Aradan tam 190 yıl geçti.

Fakat insanı düşündüren, hatta biraz da ürküten gerçek şu: Sanki hiçbir şey değişmedi.

Gogol, eserinde küçük bir Rus kasabasındaki bürokratik çürümeyi, makam sahiplerinin korkularını, rüşveti, çıkar ilişkilerini ve görevini kötüye kullanan yöneticileri hicveder.

Kasabaya bir müfettiş geleceği haberi yayılır. Oysa ortada gerçek bir müfettiş yoktur. Hlestakov isimli sıradan bir memur, bürokratların kendi korkuları yüzünden müfettiş sanılır.

Ve asıl mesele tam da burada başlar.

Çünkü Hlestakov’un gücü aslında kendisinden kaynaklanmaz.

Onu güçlü yapan, karşısındaki insanların korkularıdır.

Kasabanın yöneticileri yaptıkları usulsüzlüklerin, yolsuzlukların ve ahlaki zaafların ortaya çıkmasından korktukları için Hlestakov’un karşısında eğilir, ona rüşvet verir, onu memnun etmeye çalışırlar.

Gogol’ün dehası burada ortaya çıkar.

Çünkü bize şunu söyler:

Bazen bir düzeni bozan şey, kötü insanların varlığı değil; kötü düzenin karşısında susan insanların çokluğudur.

MÜFETTİŞ DEĞİŞMEDİ, SADECE ZAMAN DEĞİŞTİ

Peki 1836’dan bugüne ne değişti?

Bugün Türkiye’nin farklı şehirlerini dolaştığımızda, farklı kurumlarda ve farklı makamlarda bunun örneklerine rastlamak ne yazık ki hiç de zor değil.

Devlet dairelerinden belediyelere, farklı siyasi partilerden farklı bürokratik makamlara kadar…

Görevini halka hizmet etmek için değil, bulunduğu makamı ve kendi çıkarını korumak için kullananları görmek mümkün.

Kendisinden hesap sorulmasından korktuğu için yukarıya karşı boyun eğen, aşağıya karşı ise makamının gücünü kullanan insanlar…

Hizmet üretmek yerine makam sahibini memnun etmeye çalışanlar…

Liyakati değil sadakati önceleyenler…

Doğruyu söylemek yerine güçlü olanın hoşuna gidecek cümleleri kuranlar…

Ve bütün bunların sonucunda ortaya çıkan bir bürokratik düzen.

Ama burada yalnızca bürokrasiyi suçlamak da eksik kalır.

Çünkü Gogol’ün Müfettiş eserinden bugüne baktığımızda başka bir gerçekle daha karşılaşıyoruz:

Halk da bu düzenin bir parçası hâline gelebiliyor.

Birileri kendi kişisel çıkarını elde etmek için yanlışları görmezden geliyor.

Bir işi görülüyor diye haksızlığa sessiz kalıyor.

Bir yakını işe giriyor diye liyakatsizliği sorgulamıyor.

Bir ruhsatı, bir imzayı, bir makamın desteğini alabilmek için yanlış yapanlara karşı sesini çıkarmıyor.

Sonra da aynı düzenin kendisini mağdur etmesinden şikâyet ediyor.

İşte tam bu noktada aklıma çok bildik bir söz geliyor:

“Kazan yuvarlanmış, kapağını bulmuş.”

Eğer makam sahibi kendi çıkarını korumak için makamını kullanıyor, vatandaş da kendi küçük çıkarı uğruna bu yanlışlığa sessiz kalıyorsa, ortaya birbirini besleyen bir düzen çıkıyor.

Biri makamını kullanıyor.

Diğeri susuyor.

Biri çıkar sağlıyor.

Diğeri kendi çıkarını bekliyor.

Biri gerçeği saklıyor.

Diğeri gerçeği bilmesine rağmen görmek istemiyor.

Ve böylece toplum, yanlışın yanlış olduğunu bile bile onun devam etmesine katkı sağlıyor.

Asıl tehlike de burada başlıyor.

Çünkü bir toplumda insanlar yalnızca makam sahiplerinden korkmaya başladığında değil, kendi çıkarlarını kaybetmemek için yanlışlara sessiz kalmaya başladığında ahlaki çöküş kurumsallaşır.

Gogol’ün Müfettiş eserindeki yöneticiler Hlestakov’dan korkuyordu.

Bugün de bazı insanlar makamdan, amirden, siyasi güçten, nüfuzdan veya kendi menfaatlerinin zarar görmesinden korkuyor.

Değişen yalnızca isimler.

Değişen yalnızca kurumlar.

Değişen yalnızca zaman.

İnsan davranışındaki zaaflar ise hâlâ aynı.

Oysa devlet yönetiminde de belediyecilikte de bürokraside de olması gereken şey çok basittir:

Makamın karşısında ezilmek değil, makamın hakkını vermek.

Makam sahibini memnun etmek değil, millete hizmet etmek.

Kendi geleceğini düşünmek değil, emaneti korumak.

Korkudan susmak değil, yanlış karşısında doğruyu söylemek.

Çünkü makamlar gelip geçicidir.

Bugün oturduğunuz koltuk yarın başka birine kalabilir.

Bugün önünüzde duran insan yarın sizin yerinizde olabilir.

Ama geride bıraktığınız ahlak, adalet ve vicdan, sizin asıl mirasınızdır.

Gogol 1836 yılında bize bir müfettiş hikâyesi anlatmadı aslında.

Bize insanın kendi korkuları karşısında nasıl küçülebileceğini anlattı.

Bize makamın insanı nasıl değiştirebileceğini anlattı.

Bize çıkar uğruna ahlakın nasıl terk edilebileceğini anlattı.

Ve belki de en önemlisi, şunu gösterdi:

Bir toplumda herkes kendi çıkarı için susarsa, yanlış yapanların cesareti artar.

Bu nedenle mesele sadece kötü yöneticiler değildir.

Mesele sadece liyakatsiz bürokratlar değildir.

Mesele sadece makamını kötüye kullanan belediye başkanları veya yöneticiler de değildir.

Mesele, bütün bunlara karşı toplumun nasıl bir tavır geliştirdiğidir.

Çünkü yanlışın karşısında susan toplum, farkında olmadan yanlışın ortağı olur.

Ve 190 yıl sonra dönüp Gogol’e baktığımızda insan ister istemez şunu soruyor:

Acaba değişen gerçekten dünya mı, yoksa sadece müfettişin adı mı?

İstanbul Times - Mehmet Sebbah Yiğit