banner175
Müslümanların İhtilafları, İttifaklarının Mukaddimesidir!
 İhtilafları ittifaka dönüştürmenin en kestirme yolu; Kur’ân ile Takva, Takva ile Furkan, kazanmaya devam etmektir diyen Yazar Mustafa Çelik Hocayla, “İhtilaf Ahlakı” kitabı kapsamında ihtilaf konusunu konuştuk.
 
Hocam öncelikle ihtilafı tanımlar mısınız? Kısaca ihtilaf nedir?

İhtilaf, Kur’ân ve Sünnet’te yer alan bir kavramdır. Rabbimiz buyuruyor: “Her hangi bir şeyde ihtilafa düşerseniz, artık onun hükmü Allah’a aiddir. (Onlara de ki:’İşte bu (sıfatların sahibi olan) Allah, benim Rabbimdir. (Ben) ancak O’na tevekkül ettim ve ancak O’na yönelirim.” (Şura Sûresi/10) Dikkat edilirse bu ayet-i kerime’de ihtilafın olacağı haber veriliyor ancak ihtilaf’ tan dolayı suçlanmak yerine ihtilafın çözüm çaresi gösteriliyor. İhtilafın hükmünün Allah’a ait kılınması, ihtilafın öncelikli olarak Allah’ın kitabına arzedilmesidir. Elbette ki Allah’a götürmekten maksad, ihtilafın kesilmesidir. (Tefsir-i Kebir/Fahreddin er- Razî, C:27, Sh: 129, Beyrut/ 1990)  Rasûlüllah (s.a.s.) de hadislerinde ihtilaftan bahsetmiştir. Nitekim bir hadis-i şerifinde şöyle buyuruyor:  “Takvaya yapışınız ve başınızdaki halife siyah bir köle dahi olsa, onu dinleyip itaat etmeye sarılınız. Siz, benden sonra şiddetli ihtilaf göreceksiniz. Onun için benim Sünnetime ve hidayete mazhar kılınmış olan Hulaâ-ı Raşidîn’in sünnetlerine yapışınız. Sünnetleri dişlerinizle sıkıca tutunuz.” (Sünen-i Mace, Mukaddime: 6) Görüldüğü gibi, “İhtilaf” kavramı Kur’ân ve Sünnetin malıdır. Dolayısıyla ihtilafın mana ve mahiyetini Kur’ân ve Sünnet’te aramalıyız.
İman ettiğimiz Kur’ân bir muğlâklar ve meçhuller kitabı değildir. Kur’ân’ın murad-ı İlâhîye göre anlaşılması için mesai sarf eden âlimler ihtilafın mahiyetini izah etmişler.
 
 
İHTİLAF DELİLİ OLAN MUHALEFETTİR
 
Âlimlerimiz ihtilaf konusuna nasıl bakıyor?
 
Kur’ânî kavramlarını manasını araştırmakla bilinen Râgıp el- İsfehânî (Rh.a.),El-Müfredat Fi Garibi'l-Kur'an”adlı eserinde beyan ettiği üzere lügatte;  “geride kalmak ve biri diğerinin yerine geçmek anlamındaki “half” kökünden türeyen ihtilaf, masdar ve isim olarak bir şeyin diğer bir şeyin peşinden gitmesi, gidip gelmek, ayrı görüşe sahip olmak, çekişmek, karşı gelmek, eşit olmamak, görüş ayrılığı, anlaşmazlık” gibi anlamlara gelmektedir.  Terim olarak: “söz veya davranışta birinin tuttuğu yoldan başka bir yol tutmak” demektirBedreddin el-Aynî (rh.a.) ihtilâfı "her kişinin kendi başına bir görüşe sahip olması" şeklinde tanımlar.  Hilaf ve ihtilaf kelimeleri benzer anlam içermeleri ve zaman zaman birbirlerinin yerlerine kullanılmalarına karşın, aralarında ayrıntı olarak şu fark bulunmaktadır: ihtilaf daha çok farklı bir görüşe sahip olma, farklı görüşlerden birini benimseme anlamı taşırken, hilaf farklı görüşlere karşı tavır alma anlamına gelmektedir. Bazı âlimler “İhtilaf “ ile “Hilaf”in aynı şeyler olduğunu söylemişler, bazı âlimler de “İhtilaf” ile “Hilaf” ın farklı şeyler olduklarını beyan etmişlerdir. Ebu’l Beka (rh.a.) “Küliyyat” adlı eserinde der ki: “İhtilafta yollar muhtelif olsa da maksad birdir. Hilafta ise her ikisi muhteliftir.  İhtilaf delili olan muhalefettir. Hilaf ise delilsiz muhalefettir.  İhtilaf rahmettendir ama Hilaf’ta rahmet yoktur. Şer’i Kadı Hilafı feshedebilir ama İhtilafı fesh edemez.” Bundan ötürüdür ki Ahmed Cevdet Paşanın riyasetinde hazırlanan “Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye” adlı kitapta “İctihad, ictihad ile nakzolunamaz” denilmiştir. Bir müctehidin ictihadı hesabına diğer müctehidlerin ictihadları iptal edilemez. Seyyid Şerif Cürcanî (rh.a.) “et- Ta’rifat” adlı eserinin 101 sahifesinde der ki: “İhtilaf; İhkakı hak ve iptali batıl için iki muarızın  arasında devam eden çekişmedir.”
 
İslâm toplumunda hiçbir müctehidin ictihadi çalışması zayi olmamıştır. Her müctehid kendi içtihadını rahatlıkla ortaya koyabilmiş ve sonuna kadar savunmuştur. Şunu bilelim ki;  İslâm medeniyeti, bir fıkıh medeniyetidir. Asrımızda aklı çalıştırmak, taklidçiliğin önüne geçmek için mezhepleri reddettiklerini iddia edenler, başta kendi akılları olmak üzere kendilerine tabi olanların da akıllarına ihanet eden kimselerdir. Mezhep bir anlamda farklı müctehidlerin görüşlerinin varlığını kabul etmektir. Mezhepsizlikte ısrar edenler, faşizme, despotizme ve diktacılığa sevdalanmış olanlardır. Bunların ruh dünyaları kraliyetlerin, saltanatların ve cumhuriyetlerin külleriyle kirlenmiş ve kirletilmiştir. Bunların yolu din yolu değil, dinsizlik yoludur. Muhammed Zahidü’l Kevseri (rh.a.) feryad ediyor: “Mezhepsizlik, dinsizliğin köprüsüdür. “ (Makalatü’l Kevseri/M. Zahidü’l Kevseri, Sh: 160, Beyrut/ 1963 ) Müctehidlerin ihtilaflarında rahmet yerine vahşet arayanlar, vahşileşenlerdir. Şayet bunlar akla değer verselerdi müctehidlerin ihtilaflarına saygı gösterirlerdi ve mezheplerin varlığına taraf olurlardı. Şunu bilelim ki; Müctehidlerin ihtilafları bir mücadelenin göstergesidir. Müctehid imamların ihtilafları, “Hakkı Tespit ve Batılı İptal” mücadelesidir.
 
İmam-ı Şafi (rh.a.) “er- Risale” adlı eserinde   ihtilaf  konusunda kendisine ; gerek eskiden, gerek şimdi olsun, ilim ehlini daima ihtilaf halinde buluyorum bu ihtilaf onlara caiz midir ? şeklinde tevcih edilen bir suale şu cevabı veriyor; ihtilaf iki çeşittir. Birincisi haram olanihtilaftır. Bu mahiyette bir ihtilafa düşmek caiz değildir. Allah Teâlâ (c.c).’ nın kitabında veya Resulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem’in lisanı üzerinde apaçık ortaya koyduğu nasslardaki ihtilaf bu mahiyettedir. İlim ehli için bu noktada ihtilaf etmek helal değildir. Bahsin devamında, Kur’an-ı Kerim’de kendisine açık beyineler geldikten sonra ihtilafa düşünlerin zemmedildiği ayeti kerimeleri zikredecek, bunun haram olduğunu kaydediyor. Daha sonra feri konularda sahabe ve müctehidlerin, sırf hakkı tespit için nasıl gayet sarf ettiklerini beyan ediyor. İslâm ulaması ihtilafı ; “hakkı tespit ve batılı iptal niyet ve gayretiyle iki muarızın şer’i delil getirmesi” olarak tarif ediyor. Nitekim Ehl-i Sünnetin müctehid imamları, delaleti ve subiti kati olan nasslarda katiyen ihtilafa düşmemişlerdir. Ancak zanni olan meselelerde yani içtihada konu olan meselelerde sırf Allah Teâlâ (c.c)’ nın rızası için delil bulma gayretine girmişlerdir.
 
Günümüzdeki ihtilafların nedenleri nelerdir?
Gerek tarihte ve gerekse günümüzde Müslümanların arasındaki ihtilafların birden fazla sebepleri vardır. Kur’ân-ı Kerim’in muhtelif ayetlerinde ihtilafın sebepleri beyan edilmiştir.  Cehalet, Taassub, Egemenlik ihtirası, ihtilaflarımızın en önemli sebepleridir. Fahreddini Razî kendi tefsirinde şöyle der: “İhtilafın sebebi; hevâya ittiba, nefse itaat ve haseddir. Nasıl ki İblis sırf Âdem (a.s.)’e olan hasedinden dolayı Allah’ın nassını terk etti.  (Tefsir-i Kebir/Fahreddin er- Razî, C:8, Sh: 148, Beyrut/ 1990)  Meselâ Ehl-i Kitab dediğimiz Yahudiler ve Hıristiyanlar sırf hasedlerinden dolayı Hz. Muhammed (s.a.s.)’e muhalefet ettiler ve kendi inandıkları kutsal kitablarını tahrif ettiler. Günümüzün Müslümanları da sırf hasedlerinden, egemenlik ihtiraslarından dolayı birbirlerine mesafeli durmaktadırlar ve birbirlerini tüketmeye çalışıyorlar. Biri ötekinin meşru hizmetine, salih ameline destek vermiyor. İblis hasedinden Allah’ın emrini terk etti, günümüzün Müslümanları da Allah’ın emriyle birlikte birbirlerini de terk ediyorlar. Dolayısıyla ihtilafın sebeplerinden birisi de, İblisin adımlarına sevdalanmaktır. İblisin adımlarına sevdalanmış olanların sevapları olmaz.
 
İMANDA İHTİLAF, KÜFÜRDE İTTİFAK OLMAZ

Her ihtilaf toplum için zararlıdır, demek doğrumudur?
Toplumun İslâm’ı anlamasını ve yaşamasını kolaylaştıran, Kur’ân ve Sünnet’in manalarını anlamada, onlardan hüküm istinbat etmede müctehidler arasında meydana gelmiş olan ihtilaf bir zenginliktir.  Bu zenginlikten istifade etmenin de yolu, topluma “İhtilaf Ahlâkı”nı kazandırmaktır.
Kur’ân’ın hedeflediği toplum iman üzerine ittifak etmiş toplumdur. Toplumu imandan, ittifaktan uzaklaştıran her ihtilaf da zararlıdır. Birileri imanı aşmışsa, hüküm ve hâkimiyet Allah’ın değil, insanlarındır diyorsa, küfürde düşmüşse ve bunda ısrar ediyorsa ihtilafın rahmet olduğunu mazeret göstererek ittifaka gidilmez. Kur’ân’ın her ayeti, Peygamber (s.a.s.)’in sahih olan her hadisi bize der k:  İmanda ihtilaf, küfürde ittifak olmaz.
Şer’i Şerife göre bir dünya kurmayı “gaye” edinmeyen hiçbir anlayış ve düşünce kendisini Müslüman olarak nitelendiremez.  “gayede birlik” imanın gereğidir. Gayede ihtilaf dinde ihtilaf ile aynı anlama gelir. Bu nedenle gayede birlik imanda birlik demektir. “Gaye birliği” vahyin sabitelerindendir. Bir mü’minin, Şer’i Şerife tabi olmayı, onun yolundan gitmeyi, onu hayata hâkim kılmayı “maksad” edinmesi,  onun mü’min sayılabilmesinin temel şartlarındandır. Bu şartı dikkate almayan bir kimse, dinle ihtilafa düşmüş ve dinden sapmış demektir.  “Gaye” birliği  Müslümanlar için itikadi  bir zorunluluktur.  Diğer bir anlatımla Müslüman olduğunu söyleyen bir kimsenin davası İslâm/Şeriat olmak zorundadır.  Davası İslâm/Şeriat olmayanın yolu da, Şeriat yolu değildir. Yolu İslâm olmayan bir kimse kendisini Müslüman sansa da aslında onun Müslümanlıkla bir ilişkisi kalmamış demektir.
İslâm’da esas olan ihtilaf değil, ittifaktır. İhtilaf ahlâkı ise, dinen bizden istenen ittifakın mukaddimesidir.
 
MÜSLÜMANLARI DİNDEN ÇIKARTMAYA SEBEB İHTİLAF CAİZ DEĞİLDİR

Caiz olmayan ihtilaf konuları nelerdir? Ya da caiz olmayan ihtilaf var mı?
İman’da ihtilaf olmaz. İmanda ihtilaf küfürdür. Meselâ birisi İslâm Âmentüsü’nün esaslarından Meleklere imanı veya Kader ve Kazaya imanı inkâr ederek Müslümanlara muhalefet etse kâfir olur. İsterse bu şahıs her gün Kur’ân okusun, her gün Tefsir dersi yapsın kâfir olmaktan kurtulamaz. Müslümanlar da böyle birisine Müslüman muamelesi yapamazlar. Hakeza birisi mütevatir hadislerle sabit olan Nüzulü İsa (a.s.)’i inkâr etse bu da kâfir olur. Buna da Müslüman muamelesi yapılamaz. Rasûlüllah (s.a.s.)’in mucizelerini inkâr edenler de böyledir. Bu hususta Şeyhülislâm Mustafa Sabri (rh.a.) der ki: “Ben hiç kimsenin (hiçbir Müslüman’ın) küfrüne etmiyorum. Velâkin ben ‘Rasûlüllah (s.a.s.)’in mucizelerini inkâr eden insanları Gayba imanı inkâr etmekle itham ediyorum.
Hiç kimse bize Rasûlüllah (s.a.s.)’in “Kolaylaştırın zorlaştırmayın. Müjdeleyin nefret ettirmeyin” hadisini delil getirerek bizim iman ve küfür meselelerin çok şiddetli olduğumuzu Mutezile ve Havaric mezhepleri gibi günahkâr Müslümanları iman harici kıldığımızı iddia ederek bizi tekfircilikle suçlamasın. Biz Şarka sirayet eden maddeci Batının kültürü neticesinde imanda meydana gelen noksanlığa, akidedeki kaypaklığa ve kayganlığa, Mucizeleri ve Gayba imanı reddetmelerine ve Müslümanların gayr-i Müslimleri taklid etmelerine dikkat çeker onları bu tehlikelerden sakındıyoruz. İslâm diyarında Müslümanların ecnebilere benzeyerek onların görüşleriyle hareket etme bir beis görmemelerini küfür olarak görüyor ve bu durumun İslâm’dan kaynaklanan izzet-i nefsi nakzettiğini söylüyorum. ” Mevkıfu'l-Akli ve'l-ilmi ve'l-Ãlimi min. Rabbi'l-Ãlemîn ve lbadihi'l-Murselin (Şeyhülİslâm Mustafa Sabrî) C:4, Sh: 257-259, Beyrut/ 1992
Müslümanları tekfir etmeye, dinden çıkartmaya sebeb ihtilaf caiz değildir. Şer’an muteber ihtilafın olduğu yerde tekfir olmaz.“Tekfir ancak hakkında icma’ olan meselelerde olur.”(et-Tekfir Hukmuhu-Davabituhu-el-Ğuluvvu fîhi (Fehd Abdullah) Sh: 109 vd.)
 
 “İhtilaflı meselelerde tekfir etmek caiz değildir. İslâm âlimleri bu gerçeğe dikkat çekmiş ve şöyle demişlerdir: ‘Zannî delile dayanan meselelerde tekfir olmaz’ (…) “Tartışmalı meselelerde (karşı tarafı) kınamak dahi mümkün değilken ya (ona) kâfir hükmü vermek nice olur?” (et-Tekfir Hukmuhu-Davabituhu-el-Ğuluvvu fîhi (Fehd Abdullah) Sh: 111)
 
“İtikadi meselelerde ihtilaf olmaz. İtikadi meselelerdeki ihtilafın mezmum/kötülenmiş olduğu hususunda Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat ittifak etmiştir. Çünkü akide Kitab ve sünnetteki kat’i delillerle sabit olmuştur. Sahâbeler de onun üzerine icma etmişlerdir. Dolayısıyla Müslümanların arasında akide ihtilafı sahih değildir/geçerli değildir. Mesela namazın, Orucun, Zekâtın farz olması, hırsızın elinin kesilmesi, evli olan zinakârın recmedilmesi, kadının hicabının farziyeti, içkinin haramlığı gibi konularda asla ihtilaf olmaz. Bu meselelerde kesinlikle ihtilaf geçerli değildir. Şayet bu hususlarda ihtilaf kabul edilse din ve dini meseleler diye bir şey kalmaz.” (Fıkhu’l Hilaf (Yusuf b. Abdullah Şiblî) Sh: 4, Mekke/1425) Bakınız bu hususta İmam Subkî (rh.a.) der ki: “Usûl’deki ihtilafın dalalet olduğunda şüphe yoktur ve bu dalalet her fesadında sebebidir.” (Feyzu’l Kadîr Şerhu’l Camiu’s Sağir (Allame Münavi) C:1, Sh:209, Beyrut/ty.) Şimdi diyebilirsiniz ki Sahâbeler de ihtilaf ettiler. Doğru Sahâbeler de ihtilaf ettiler. Ancak Sahâbe arasında cereyan eden ihtilafların hiçbiri esasa ilişkin değildir. Onların dinin aslına, özüne dair hiç ihtilafları olmadı. Onların ihtilafları fer’i meselelerde oldu. Bundan ötürüdür ki  Raşid halifelerden kabul edilen Ömer b Abdülaziz (rh.a.) şöyle demiştir: ''Sahabe ihtilaf etmeseydi ben buna sevinmezdim. Onlar ihtilaf etmeselerdi, bize ruhsat kapıları da kapanmış olurdu'' Feyzu’l Kadîr Şerhu’l Camiu’s Sağir (Allame Münavi) C:1, Sh:209, Beyrut/ty. Biliyorsunuz Hz. Ali (r.a.) devrinde ihtilaflar bir hayli çoğaldı. İhtilafların içinde yer alan bir grup Hz. Ali (r.a.)’a gelerek şöyle dediler: “Hz. Ebu Bekir’in, Hz. Ömer’in zamanında ihtilaf yoktu. Niçin senin zamanın ihtilaflar bu kadar çoğaldı?” Hz. Ali (r.a.) şöyle cevap verdi: “Hz. Ebu Bekir’in, Hz. Ömer’in zamanında benim gibiler vardı. Benim zamanında ise Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer yerine sizin gibiler var. İhtilaflar bundan çoğalıyor.”
 
HAKKI TESPİT EDİP ORTAYA ÇIKARAN, GALİP KILAN HER İHTİLAF CAİZDİR
 
Peki, hocam caiz olan ihtilaf var mı?
 
Kur’ân ayetlerinin, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in hadislerinin anlaşılması hususunda müctehid ulema arasında meydana anlayış ve kavrayış farklılığından kaynaklanan ihtilaf caizdir. İslâm'ın ilk iki asrında ferdî alanda insanlar diledikleri âlimlere meselelerini sorar ve verilen cevaplar içinde dilediklerini uygularlardı, el-Muvatta'ı kanun kitabı haline getirme teşebbusu karşısında İmam Mâlik'in sarfettiği, "Âlimlerin ihtilâfı yüce Allah'ın bu ümmete bir rahmetidir. Herkes kendisince doğru olana uyar, herkes doğru yoldadır ve herkes Allah'ın rızâsını aramaktadır" sözü (Keşfu’l Hafa/el-Aclunî, I, Sh:66) o dönemde İslâm toplumunda yaşanan vakıanın bir tesbitidir. İmam Şafiî, muctehidin muhalifini dinlemekten kaçınmaması gerektiğini, onu dinlemesi halinde farkında olmadığı şeylerin farkına varıp düşüncesini daha sağlamlaştıracağını belirtir.(er-Risâle, Sh: 40) Ona göre muctehid, muhalifinin neye dayanarak görüş ileri sürdüğünü ve terkettiği görüşü niçin terket-tiğini anlamak için gayret sarfetmeli ve insaflı olmalıdır ki kendi kabullendiği görüşün benimsemediği görüşten üstünlüğünü anlayabilsin.(er-Risâle, Sh: 510 - 511) Ahmed b. Hanbel de öğrencilerinden İshak b. Buhlûl el-Enbârî âlimlerin ihtilâflarına dair eserine Lubâbu'l-ihtilâf adını verdiğinde, bunun yerine Kitâbu's-Sea (genişlik, izin) ismini vermesini tavsiye ederek ihtilâfın musbet bir şey olduğunu vurgulamıştır.(İbn Muflih, I, 248)
 
Dinen caiz olan ihtilaf “İhkakı Hak ve İptalı Batıl”ı hedefleyen ihtilaftir. “İhtilaf esnasında hevâdan kaçınıp hakkı taleb etmek, ihtilaf âdâbındandır. İhtilaflı meseleleri Allah’ın kitabına ve Rasûlününe götürmek ihtilaf âdâbından olduğu gibi, Allah’ın kitabına ve Rasûlünün sünnetine müracaat ettikten sonra teslim olmakta ihtilaf âdâbındandır. Asr-ı Saadette Müslümanlar ihtilaflarını Rasûlüllah (s.a.s.)’e arzettikten sonra Rasûlüllah (s.a.s.)’in ortaya koyduğu hükme her iki muhalifte teslim olurdu. Meselâ Asr-i Saadette iki Müslüman Kıble cihetini tesbit ve tayin etmede zorlandılar ve kendi aralarında ihtilaf ettiler. Her birisi değişik bir yöne yönelerek namazlarını kıldılar. Daha sonra kendilerine Kıble’nin hangi yönde olduğu beyan edildi. Bunun üzerine yanlış yöne yönelerek namaz kıldığını anlayan Müslüman namazını iade etti. Sonra bunlar durumlarını Rasûlüllah (s.a.s.)’e arzedince, Rasûlüllah (s.a.s.) Kıble yönüne doğru yönelmiş olana “Sen sünnette isabet ettin”, diğerine de “Sen iki ecir aldın” dedi.  Böylece aralarında şikak ve adavet hasıl olmadı.”  (Edebü’l İhtilaf (Akîl b. Muhammedü’l Maktirî) Sh: 25-26, Beyrut/ 1993) Batılı bütün yanları ve yönleriyle iptal edip mahkûm eden, Hakkı tespit edip ortaya çıkaran, galip kılan her ihtilaf caizdir, meşrudur.
 
ÇARE İHTİLAF ANINDA İHTİLAF AHLÂKINA RİAYET ETMEKTİR

İhtilaf ilimidir? İlim ise bunun bir edebi var mı? İhtilaflarımızı nasıl ittifaka dönüştürebilir?
Kur’ân ve Sünnet’te yer alan ihtilaf başlı başına bir ilimdir.  “Saadetin miftahı, ferdlerin ilim ve amel üzere terbiye edilmeleleridir.” Cevamiu’l Âdâb Fi Ahlâki’l Ecnab (Şeyh Cemaleddin Kasimî ed-Dimeşkî) Sh: 4,  Beyrut/ 1322 İhtilaf ilmine sahip olmayanlar, ittifakı sağlayamazlar. Müslümanların müşkillerini şer’i şerife göre haletmek manasına gelen fetva da ihtilaf ilmine sahip olmaktan sonradır. İbn-i Abdil Berr (rh.a.) “Muhtasar Camiu Beyani’l İlmi ve Fadlihi” adlı eserinde beyan ettiği gibi, Hişam b. Abdullah er- Razî (rh.a.) şöyle demiştir: “ Fakihlerin ihtilaflarını tanımayan/bilmeyen bir kimse  fakih değildir.” Âta (rh.a.) de “İnsanların ihtilaflarının alimi olmayan bir kimsenin fetva vermesi gerekmez.”  Mevkıfu'l-Akli ve'l-ilmi ve'l-Ãlimi min. Rabbi'l-Ãlemîn ve lbadihi'l-Murselin (Şeyhülİslâm Mustafa Sabrî) C:4, Sh: 311, Beyrut/ 1992 Şer’i delil getiren muhalif görüş sahibi Müslümanları dinlemek, hatadan, yanlıştan kurtulmayı kolaylaştırdığı gibi, savunduğumuz doğruya olan sadakatimizi kuvvetlendirir.  Dolayısıyla ihtilaf hem lügavi ve hem de dini bir zarurettir. İhtilaf, hayatın tabiatından olduğu için kıyamete kadar bakidir.  Rabbimiz buyuruyor:
 
“Rabbin isteseydi bütün insanlığı bir tek ümmet (ümmet-i vâhideyapardı. Bu yüzden birbirlerine karşı çıkıp duracaklardır. Ancak Rabbinin sevgi ve merhameti ile bağışladığı kimseler hariç. Zaten Allah onları bunun için yarattı. Böylece Rabbinin “Cehennemi görünür görünmez varlıklarla dolduracağım” sözü yerine gelmiş olacak.” (Hud Sûresi/118-119)
 
“Allah isteseydi hepinizi tek bir topluluk (ümmet-i vâhideyapardı, fakat sizi, her birinize verdiği şeylerle imtihan ediyor. O halde hayırlarda yarışın. (Maide; 5/48).Rabbinin sevgi ve merhametini onlar mı taksim ediyorlar? Onların dünya hayatındaki geçimlerini aralarında nasıl Biz taksim ettikse, bir kısmına diğerinden daha fazla imkân vererek kimini kiminin yanında çalışmasını sağladıksa, işte Rabbinin sevgi ve merhametini taksim etmesi de böyledir. Bu onların toplayıp yığdıklarından daha hayırlıdır. (Zuhruf; 43/32) 
 
Dikkat edilirse, ihtilaf vardır ve kıyamete kadar da var olmaya devam edecektir. Esas olan ihtilaftan ittifaka gitmektir. İhtilaftan ittifaka giden yolu bulmaktır. İhtilaftan, ittifaktan ümmet-i vahide’ye yol gider. Ulemanın icması  kat’i bir hüccet, ihtilafı ise  geniş bir rahmettir  Şunu bilelim ki: iman ettiğimiz Kur’ân, ihtilaf ilmi üzere mü’minleri terbiye eden bir kitabdır. Çünkü İhtilaf edebsiz, âdâbsız olmaz. Bakınız bu hususta el- Hatib (rh.a.) “Camii” adlı eserinde der ki: “Edebsiz ilim odunsuz ateş gibidir. İlimsiz edeb ise ruhsuz cesed gibidir.”
Kişilerin şahsi reylerine/görüşlerine, kişisel kanaatlerine din muamelesi yapılırsa, şahıslar kadar sahte Rab, İlah ortaya çıkar.  Toplumu soy, sop, dil, ırk, renk, kavmiyet, milliyet, mülkiyet hatta cinsiyet bakımından kabilelere (sınıflara/kastlara) bölüp parçalarsanız ve bunlar üzerinden de hegomonyalar kurarsanız,  Allah ve Rasûlünün hükümleri yanına onlara muhalif yedek hükümler koyarsanız Allah’a “şirk” koşmuş olursunuz. Bilin ve inanın ki; Kur’ân’ın hedeflediği parçalanmış, bölünmüş, öbek öbek olup birbirine rakip olmuş bir ümmet değil, “ümmet-i vâhide” dir. Rabbimiz buyuruyor:  “İnsanlık bir zamanlar tek bir toplumdu (ümmet-i vâhide). Sonra Allah, doğru yolda olanları müjdelemek, yoldan çıkanları da uyarmak üzere peygamberler gönderdi. Anlaşmazlığa düştükleri konularda insanlar arasında hüküm versin diye o peygamberlerle beraber adaletin yolunu gösteren kitaplar gönderdi. Ancak kitap verilenler, apaçık deliller geldikten sonra, aralarındaki ihtiras ve zorbalıktan (bağyötürü anlaşmazlığa düştüler. Bunun üzerine Allah iman edenlere, anlaşmazlığa düştükleri şeylerde adaletin yolunu gösterdi. Allah yürümek isteyeni doğru yolda yürütür.” (Bakara Sûresi/213)
 
İslâm âlimleri,  “İhtilaf Ahlâkı” nın özünü ifade eden ve İslâm’ın nasslarının gerektirdiği şu kaideyi ortaya koymuşlardır: “Biz ittifak ettiklerimiz hususunda yardımlaşırız. İhtilaf ettiklerimiz hususunda da birbirimizi mazur görürüz.” Bizden önce yaşamış olan Selef-i Salihin’in hayatı bu kaidenin pratiği idi. Ama günümüzün Müslümanları kaideye karşı müstağni davranarak İslâm’ın nasslarına muhalif olmasına rağmen şu kaideyi ortaya koydular: “Biz ittifak ettiklerimiz hususunda birbirimizi terk ederiz. İhtilaf ettiklerimiz hususunda da birbirimizi tekfir ederiz.” Bu kaideye göre hareket eden günümüzün Müslümanları görüş ayrılıklarından, meşrep ve medrese farklılıklarından birbirlerini cömertçe ve cesurca küfre nisbet etmektedirler. Oysaki İslâm’ın nasslarının gerektirdiği bu değildir. İslâmî nasslar, Müslümanlık iddiasında bulunanları küfürden ve kâfirlerden beri kılmayı bizden istemektedirler. Vahyin belirlediği iman umdelerini tasdikleyen ve İslâm geleneğine göre selam verenleri karşımıza almamak ve hasım edinmemek, ''ehl-i kıble tekfir olunmaz''  düsturunu dikkate almak, ihtilaf ahlâkındandır. “Bir kişiyi imana nisbet etmede hata etmek, küfre nisbet etmekten daha ehvendir!” Müslümanlar “İhtilaf Ahlâkı”nı kuşanırlarsa, ihtilafları ittifaklarının mukaddimesi haline gelir “İhtilaf Ahlâkı”; her Müslüman’a değer vermek ve onun görüşlerinin kıymetini bilmektir. Birbirlerine rahmet nazarlarıyla bakmayan Müslümanların üzerine Allah’ın rahmeti ve nusreti inmez.
Müslümanlar şahısperestlik hastalığından kurtulmadıkları müddetçe ihtilaf çukurlarında, taassub denizlerinde bocalamaya ve boğulmaya mahkûmdurlar.  Çare ihtilaf anında İhtilaf Ahlâkına riayet etmektir. “İhtilaf Ahlâkı”; hakkı şahıslarla ölçmek yerine yerine şahısları hakk ile ölçmektir. Müslümanlar bunu başarırlarsa şahısperestlik kurtulmuş olur.
 
Hocam,  son olarak ihtilaf meselesiyle ilgili tavsiyeniz nedir?
 
İhtilaf Ahlâkı; iman atmosferini aşmayan farklı görüşlere tahammül etmek suretiyle kendilerinden istifade etme yoluna gitmektir. İslâm şeriatının tertemiz kaynağı Allah’ın kitabı ve Rasûlün sünnetidir. Ancak nasslar sınırlı, hadiseler ise sınırsızdır. Ortaya çıkan her yeni hadise için hüküm çıkarmak ise kaçınılmazdır. Hüküm çıkarma şekli, âlimler elinde değişik metodlar kazanmıştır. Her biri belirlediği metodlar dâhilinde doğruyu ve doğruları tesbit etmeye çalışmıştır. Şuna da dikkat etmek gerekir ki, şer'i hüküm çıkarmaktan kaynaklanan ihtilaf asla tehlikeli olmamış, aksine övgüye değer güzel bir sonuç vermiştir.
İslâm, diktacılığa, despotizme, zorbalığa karşı başlı başına bir inkılab-ı kebirdir. İslâm’ın dışındaki sistemlerin, düzenlerin isimleri ne olursa olsun, keyfidirler, küfridirler ve cebridirler. İslâm dini, çağlar üstü bir dindir. İslâm’ı bir çağa, asra sığdırmak, İslâm’ın esaslarıyla bağdaşmaz. Bakınız Mehmet Akif merhum: “Asrın idrakine söyletmeli İslâm’ı” diyerekten meseleye çağ üzerinden bakarken, şehid İskilipli Atıf Hoca (rh.a.) ise meseleye çağlar üzerinden bakmış ve şöyle seslenmiştir: “İslâm asrî değil, a’saridir.” İslâm, bütün zamanların dini ve çizgisidir. İslâm’ın her asra açılan pencereleri vardır. İslâm pencereleri, kapıları bütün asırlara açıktır. Bütün yüzeyleri taramaktadır. Zamanın ve mekânın bütün ufuklarını kapsamaktadır. Aksini düşünmek, kör taassuba saplanmaktır.
İslâm toplumu, aklın ve düşüncenin emniyet meydanıdır. Bakınız Hz. Ebu Bekir (r.a.) halife seçildikten sonra hutbeye çıktı ve ilk mesajı şu oldu: “Ben Rasûlüllah (s.a.s.)’e itaat etiğim müddetçe bana itaat edin. Şayet ben Allah’a ve Rasûlü’ne isyan edersem sizin bana itaat etme diye bir vazifeniz yoktur.”
Hz. Ömer (r.a.) de hutbede dedi ki: “Şayet bende bir eğrilik görürseniz (şeraitin dışına çıkarsam) beni doğrultunuz. Cemaatin içinden bir adam ayağa kalkarak “Şayet halifemiz eğrilik yaparsa (şeraitin dışına çıkarsa, yanlış yaparsa) onu bu kılıcımızla doğrulturuz.”  Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a.) Cemaati içerisinde bu sözü söylen böyle bir şahsın bulunmasından dolayı Allah Teâlâ’ya hamd etti. ( Mevkıfu'l-Akli ve'l-ilmi ve'l-Ãlimi min. Rabbi'l-Ãlemîn ve lbadihi'l-Murselin (Şeyhülİslâm Mustafa Sabrî) C:4, Sh: 374-375, Beyrut/ 1992) Dikkat edilirse, Hz. Ömer (r.a.), bu şahsı cezalandırmadı, onun varlığını kendisi ve Müslümanlar için bir sermaye kabul etti. Asrımızın insanları, Müslümanları kendilerini, kendi düşünlerini serbest bir şekilde ifade etmek istiyorlarsa, behemehâl beşeri sistemleri reddederek Hz. Ebu Bekir (r.a.)’in, Hz. Ömer (r.a.)’in devrinin yani “el- Hilafetü’r Raşide”nin geri gelmesi için gece gündüz çalışmalıdırlar. Dünyada “el-Hilafetü’r Raşide” sistemi kurulmadıkça despotların, diktatörlerin, kralların karanlık saltanatları devam edecektir.
Vahyi akla tahkim ettirmek, tekfirciliğin kapısını açmaktır. Bakınız Hüküm (koyma) Allah'a aittir, konulan hükme sadakat gösterilmesi kaydıyla ve hükmü şartlara, zamana, zemine göre insanlar arasında hükmü icra edecek yine insandır, dolayısıyla muhkemata gölge düşürmeden ve asla muarız olmayan kimi farklı çıkarımlar söz konusu olabilmektedir, kitabın sayfaları hayata yönelik (ete kemiğe bürünerek) hüküm icra etmek için değil, kendisine sadakat gösterilerek hükmedilmesi için gönderilmiş ve bunu bir sınama vesilesi kılarak insana bırakmıştır. ''Adeta'' bizzat kitabın hükmetmesi ya da kitabı indirenin hükmetmesi ve bunu da ''la hükme illa lillah/Allah'tan başka kimse hükmedemez''  şeklinde içeriği doğru fakat batıl bir yüklem ile trajik ve sığ tasavvurlarıyla Hariciler resmetmiş, Hz. Ali ve sahabeleri tekfir ederek birçok Müslüman kanının akmasına neden olan yıkımlara vesile olmuşlardır. Kur’ân’ın ayetini, Peygamberin hadisini kendi aklınıza vurursanız, aklınızın belirlediği ölçülere uydurmaya kalkışırsanız, karşınıza Hz. Ali (r.a.) gibi cennetle müjdelenmiş bir sahâbe çıksa, tekfir etmekten çekinmez.
Müctehidlerin ictihadları, iman esasları değildir. İçtihatları akideleştirmek, imana ihanet cümlesindendir. İctihadlar, zanni bilgilerdir. İman etmek için değil, amel etmek içindir. Farklı olmaları, değişken olmaları mümkündür. Ama iman/akide; zanni bilgi değil, kat’i bilgidir. İman korunmadan, İslâm yaşanmadan ittifak sağlanmaz ve vahdet meydana gelmez. Tefrikaların saldırıları karşısında “yürekler toplu vurmadıkça” , “ümmet-i vahide” ulaşılmaz.
İhtilaf Ahlâkı; Müslüman’ın gönlünde alnı secdeye gelen her Müslüman’a yer ayırmasıdır. Gönlünde alnı secdeli Müslümanlara yer kalmamış Müslüman âlim de olsa, abid de olsa, taassuba kurban gitmiştir. İhtilafları ittifaka dönüştürmenin en kestirme yolu; Kur’ân ile Takva, Takva ile Furkan kazanmaya devam etmektir!
 
 
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner186

banner169