İçerdeki ısıyla eriyen buzlar, damla damla bıyıklarından aşağı kaydı. Islanan ellerini yüzüne doğru salladı. Birkaç damla su zerreciği etrafa saçıldı. Sonra iki elinin başparmağı ile bıyıklarını düzeltti. Kendini sofadaki sedirin üzerine atıverdi. Yorgunluktan adamakıllı bitkin düşmüş, kıpırdayacak hali kalmamıştı. Başı altına koyduğu yün yastık kafi gelmemişti. Hafifçe doğrularak ayak ucundaki kanaviçe işlemeli kırlenti aldı, başının altına koymadan önce şöyle bir baktı. İlk karısı Pakize’nin çeyizindendi.
Kırlentte iki beyaz güvercin. Birinin başı göklere uzanmış, beyaz bulutlara bakıyor. Öbürünün başı yerde, yemleri gagalıyordu. Ne yemler bitti, ne de güvercin gagasını kaldırdı. Öteki de hala beyaz bulutlara bakıyordu. Kırlent işte, ağıt yakıp Mevla’dan kuşlara can dileyemezdi ya! Çocuğu olsun diye az mı yalvarmıştı. Az mı türbelere gitmiş adaklar adamıştı. Elden bir şey gelmiyor, bir türlü çocuğu olmuyordu. Belki de dölsüzdü kim bilir! Ama bunu kabul edemiyor, hatta aklına bile getirmek istemiyordu. Kırlenti başının altına koydu. Tiftik papağını çıkarıp sofanın bir yerine fırlattı. Kapkara, sıkça saçlarını, iri uzun parmaklarıyla şöyle bir taradı. Parmakları ıslanmıştı, onları üstüne uzandığı halıya sürerek kuruttu. Halı ne kadar yumuşaktı, tıpkı esinti gibi. Kırlentteki güvercinler, halıdaki yumuşaklık, neler getirmedi ki aklına Esmani’nin.
Uyumak dinlenmek istiyordu. Zira çok yorgundu. Ahırda hayvanlara yem vermiş, altlarını temizleyip sepetle dışarı bahçeye taşımıştı. Kaç defa bunu kendisi de bilmiyordu. Sırtında bir ağrı, gözlerinde uyku vardı. Sol ayağını sağının üstüne attı. Yırtılan yün çorabından başparmağını gördü. Onu birkaç defa oynattı. Gülmesi gelmişti, vazgeçti. Ellerini başının altına koyup gözlerini tavana dikti.Kalın ağaç uzatmalara baktı. Saydı bir, iki, üç… Sonra gözkapakları bir açıldı, bir kapandı. Bir daha açıldı azıcık. Siyah kirpikleriyle çevrelenen ela gözleri sanki sulanmıştı. Parlak, siyah kalın kaşlarıyla çizgilenmiş karyanığı geniş alnından gelen birkaç soğuk ter damlası durakaldı. Gözleri kapalı iken sağ elini, inip kalkan göğsüne koydu.
Dışarıda her şey bembeyazdı, ama Esmani’nin beyazı yoktu. Arkadaşları:
“İki karılı olmak varmış. Sana iyi bakıyorlar, kırkına geldin hala ak yok saçında” derlerdi. O da gülümser,
“He ya yoktur” derdi.
Bunları aklına getirdi ve uykuya teslim oldu.
Pakize, kocasının eve girdiğini sofaya çıkan tahta merdivenlerin ilk basamağındaki lastik ayakkabılarından anlamıştı. Karlı lastikleri birbirine vurarak silkeledi ve lastikleri kenara bıraktı. Merdivenlerin birkaçı Esmani’nin ıslak ayak izlerini taşıyordu. Bir bezle basamakları silmeye çalıştı. İçerisi o kadar soğuktu ki, ıslak izler ince bir buz tabakası oluşturmuştu. Sofaya çıktı. Esmani sedirde sırt üstü uyuya kaldığını gördü. Elindeki ıslak bezi sofa kapısının dışına bıraktı. Dirseklerine kadar çemirlediği basma entarisinin kollarını aşağı çekti. Kendisi de soğuktan mosmor olmuştu. Burnu kızarmış ucundan sümük damlıyordu. Sol koluyla burnunu sildi olmadı. Ardından başındaki pullu beyaz yazmasının bir ucuyla burnunu sildi. İçi rahat etmişti. Yürüdü, ilerde bahçeye bakan pencerenin bitişiğindeki duvara üst üste yığdığı yün yatakların içinden tiftik battaniyeyi alarak usulca kocasının üzerine örttü. Onu uyandırmak istemiyordu. Çeyiz sandığının üzerinden beyaz ihramı getirdi. Onu battaniyenin üzerine serecekti ki birden,
“Yo olmaz, ölülere beyaz örtülür” dedi içinden.
İhramı tekrar katlayıp aldığı yere koydu. Kocasının yüzüne baktı. Adamın alnında boncuk boncuk terler oluşmuştu. Uyandırmaktan korkarak dokunmadı. Sadece baktı, baktı… Ne güzel adamdı. Kırmızı alnı, küçük ucu yukarı kalkık burnu ve bıyıkları. Ağzından çıkan nefesi kokladı: “Mis gibi” dedi. Adamını ışıkta belki de ilk defa bu kadar yakından seyrediyordu ve hayranlık duyuyordu. Bir yandan da bakmaya utanıyordu. Ya uyanırsa, ya görürse… Çok mahcup oldu. Soğuktan moraran yüzüne bu defa mahcubiyetten hafif bir kızarıklık gelmişti. Onu hissetti. Kulak memeleri bile kızarmış alev alev yanıyordu.
“Ah Eso, ahh! İki karı aldın ama birine bile bir düğün yapmadın”
Ayaklarının ucuna hafifçe basarak sofadan çıktı ve kapıyı sessizce kapadı. Evin içini dolduran tezek dumanı göz açtırmıyordu. Belli ki tandır henüz yakılmıştı. Duman da bu yüzdendi.
Gülümser dumandan boğulurcasına ard arda öksürdü. Nefesi iyice tıkanmış, halsiz kalmıştı. Unlu siyah peştamalını yelpaze gibi birkaç defa sallayıp dumanı savuşturmaya çalıştı. Sonra dumandan yaşaran gözlerini iki elinin tabanıyla sildi. Gözleri kızarmış, kan çanağına dönmüştü. Üstelik sızım sızımdı. Tandır başına bir sıçrayışta çıktı. Yanan tandırdan şimdi kızılca alevler çıkmaya başlamıştı. İnce narin elleriyle baca kapağına bağlı kalın ipi çekip, bacayı açtı. Artık gökyüzünü görüyordu. Dumanlar bacadan uçup gidiyordu. Eh artık birazdan duman çekilecekti. Öyle de oldu. Sanki biraz önce gözgözü görmez dedikleri o hal kaybolmuş, duman muman bitmişti. Tandırdan döne döne alevler çıkıyor, Gülümser’in yüzüne vuruyordu. Vurdukça da yanakları al al oluyordu. Ruhu, bedeni iyice ısınmış yeniden can gelmişti.
Tandırbaşındaki mindere oturdu. Yeşil gözlerini ateşe dikti. Orada bir şeyler arıyor, ateşe bir şeyler soruyor gibiydi. Bu eve kuma geldiği günü hatırladı. Geçen yılları, çektiği sıkıntıları… Her şeyi hatırladı. Köy yerinden kurtulup şehirde rahat hayat yaşayacağını hayal etmişti o zamanlar. Ama olmadı hiçbiri! Bir çocuk bile doğuramadı. Öylece daldı gitti gözleri ve ruhu…
Bir yaz günüydü, koyunlar kuzularıyla beraber köyün bayırından aşağı tozu dumana katarak geliyorlardı. Güneş elini eteğini çekmek üzere, dünyaya “Hadi eyvallah” dercesine acele davranıyordu. Sürülerin çıkardığı tozlar bir bulut gibi güneşe perde olmuştu.
Yabani Frenk üzümlerinin küçük ahlatlarının, daha olgunlaşmadan çocuklar tarafından sahibinden gizli koparılıp yenilen vişne ağaçlarının içinde bulunduğu bahçeden karga sesleri geliyordu. Uzun bir kavağın tepesine yaptıkları yuvalarında salıncağa binmiş gibi sallanıp duruyorlardı.
Evlerinin bulunduğu yerin azıcık ilerisinde kasaba yoluna yakın bir yerde bir tuvalet vardı. Mor gözlü sinekler, eşek arıları etrafta dönüp duruyorlardı. Tuvaletin yanında upuzun bir yalağa sularını boşaltan dört-beş musluktan ihtiyarlar abdest alıyorlardı. Kimisi genizlerini sızlatıncaya kadar suyu içeri çekip, sonra sol elleriyle burunlarının kanatlarına bastırarak sümkürüyorlardı. Köyün imamı, abdestini bitirip, pantolonunun arka cebinden çıkardığı beyaz mavi çizgili mendilini bir ucundan tutup havada bir salladı, mendil açıldı. Onun yüzünü, kollarını kuruladı. Tam temizlenmeyen burnunu mendille sildi ve seslendi:
-Ağalar çabuk olun, namaz vakti geldi!
Ceketleri omuzlarında, kollarını kurulamakta, yahut pantolonlarının altındaki gobçalı uzun donların paçalarını düzeltmekle meşgul birkaç insan camiye doğru yöneldi. Gülümser’in amcası Kazım’da bunların içindeydi. Kasabadan yeni gelmiş, akşam namazına yetişmeye uğraşıyordu.
Namazdan sonra herkes evine çekildi. Yorgundular ama, Kazım’ın aldırdığı yoktu. Karısıyla biran evvel yalnız kalmak istiyordu. Çünkü ona anlatacakları o kadar çoktu ki. Akşam yemeğinden sonra çay içildi. Gaz lambasının ışığında duvarda oluşan gölgelere baktı çocukları.
-Aha bu tavşan, şu da horoz, bu da paçalı kuş…
Karısı yer sofrasını, çay bardaklarını topladı, odayı süpürdü. Dört çocuğu iki yer yatağına yatırıp yatırıp, iki yorgan ile örttü. Gülümser’e başka bir yatak yaptı.
-Hadi uyuyun, ula İrfan yine yatağa işersen gevenle yakarım oranı! dedi annesi.
-Yok ana daha işemem…
Öbürleri güldü İrfan’a. Lambayı Kazım aldı. Dört basamaklı merdivenden odalarına çıktılar. Bu odayı çok seviyorlardı. İlk geceleri, bu güne kadarki her geceleri burada geçmişti. Dört çocuk burada peyda olmuştu.
En çok aynalı karyolayı severdi Kazım. Bir de ceviz konsolu. Konsolun dört gözü vardı. Birinde naftalinli, tertemiz çamaşırlar, diğer birinde Kazım’ın hacı dedesinin hac ihramı, sarığı, takkesi, öbüründe ise karısı Zümrüt’ün daha taze bir kızken özene bezene örttüğü, iğne oyalı grepten namaz örtüsü, karyola eteği, yastık ve kırlent başları, bir tane de sarı yaldız iplikle örülmüş Kuran kılıfı. En üstteki göz Kazım’ın daha çok ilgilendiği yerdi. Orada kırık bir makas, dikiş makinesi mekiği, bir küçük esans şişesi, birkaç zemzem fincanı, bir kısmı kopmuş mezro, resimler… Dedesiyle nenesinin şapka devriminde çektirdikleri bir fotoğraf. Dedesinin başında bir kasket, nenesinin başında ise pullu leçek. Alnından azıcık yukarda, yanaklarının her iki yanını dışarıda bırakır şekilde bir şey.
Kazım bakar, eskilere dalardı. Resim sararmaya yüz tutmuş, bazı yerlerinden çatlamıştı. Arkasındaki tarihe hep bakardı. 5 Kanuni Evvel 1339 (5 Aralık 1925) şapka kanunu çıkmış, dedesi devlete sadakatini göstermek için, işte o şapkalı resmi çektirmişti. Kazım resme bakınca kendi yaşının da ilerlediğini anlardı. Bir iç geçirir;
-İhtiyarladık adam sen de!
Dedikten sonra, konsolun üzerinde kenarları sarı yaldızlı büyük bir ayna vardı. Taş ayna derdi. O da evvelkilerden duymuştu. Ayna sahiden taş mıydı, neydi, bir türlü anlayamamıştı. Ama soranlara:
-Epey kalın ha! derdi.
Aynanın üst köşesinde kendi askerlik fotoğrafı vardı. Omuzlarının iki yanından aşağıya doğru sarkan beyaz kayış, belinde yine beyaz kalın bir palaska. Yarısı fotoğrafta, yarısı yok. Belli ki fotoğrafçı makineyi iyi ayarlayamamış. Yüzü tüysüz, bıyıksız… Gülmeyi pek becerememiş. Dişleri ince, beyaz bir çizgi halinde. Sağ elinde bir demet, renkleri kaybolmuş yapma çiçek, sol bileğinde bir saat. Saate baktı ve güldü. Sonra sessizce konuştu:
Çiçeklere güldü. Her şey o kadar garipti ki, emanet ve yapmacık oldukları belliydi. Resmin arkasını çevirdi, tarihe baktı. “15 Nisan 1968 Isparta 58. Tümen hatırası” yazılıydı. Komutanlarını hatırladı. Gidenlere rahmet, kalanlara selamet diledi. Vakit yatsıyı geçmişti. Karısı Zümrüt seslendi:
-Kazım yatmıyor musun?
-Tamam tamam geliyorum.
Kazım bütün yorgunluğuna rağmen, Zümrüt’le konuşmak istiyordu.
-Zümrüt bugün kasabada beni birileriyle tanıştırdılar. Hani bizim bakkalcı Paşabey vardı ya, işte onun dükkanında herifler üç kişiydiler. Şehirden gelmiş kız arıyorlarmış. Oğlan da oradaydı. Benim yaşlarımda var. Efendi birisi, mahçup, gösterişli. Benimle pek konuşmadı. Başı yerde, elleri hep dizlerinin üzerinde konuştuk.
Zümrüt kocasına bütün yönünü dönerek seslendi.
-Ne o, karanlıkta duymuyor musun?
-Aman ne bileyim söyledim işte.
-Başka zaman olsa, utanıyorum söndür derdin. Neyse…
-Peki kimmişler, kimdenmişler.
-Sormayı bırak da anlatayım
Diyerek geçiştirdi Kazım.
-Paşabey’in tanıdıkları imiş. Oğlanı evereceğiz falan lakırtı çıkınca bizimkiler de Gülümser’i söylemişler.
-Gülümser’i mi nasıl yani?!
-Nasılı masılı yok, düpedüz Gülüser’i kuma üstüne istiyorlar.
Kazım yorganın üzerindeki sol eliyle karısının saçlarını okşayarak, sanki parmak uçlarındaki bir tılsımla karısını razı etmeye çalışıyordu. Ne de zordu. Belki de evlilik hayatında karısından ilk defa ürküyor, sanki kız kendi yeğeni değil, Zümrüt’ün idi. Dediğini karısına hep yaptırmış, sözünü yere düşürtmemişti. Şimdi ise kendi yeğenini ere vermek için karısından medet umuyordu. Kolunu karısının saçlarından aşağıya doğru kaydırıp beline doğru getirdi ve orda durdu. Birden yüksek sesle bağırdı:
-Çocuğu olmamış yani.
İkisi de olayı kafalarında şekillendirerek derin bir kuyuya düşmüş gibiydiler. Çaresiz hiçbir şey düşünemiyor ve söyleyemiyorlardı.
-Zümrüt, bu çocuğun üzerinde senin emeğin daha fazla. Büyük depremde çöken evlerinin enkazından sen çıkarmıştın. Ağabeyim, yengem ve diğer iki kardeşi uçup gitmişlerdi.
Kazım bunları söylerken gözleri buğulandı. Yaşlar boşalmaya başladı. Tekrar bir deprem daha yaşar gibi oldu. Sızlıyordu içi, yaraları açılmış daha beter olmuştu. Uyuyakaldılar.
Gülümse, kuması Pakize’nin sesiyle uyandı.
-Kız dalmış gitmişsin. Sıcak iyi geldi belli ki. Bak herif de uyandı, ahıra gitti. Seni uyandırmak istemedi. Haydi toparlanıp ekmekleri pişirmeye başlayalım.
Akşama doğru ekmekler pişmiş, tandırın dibine güveç, yanına da su dolu bakır güğümü koymuşlardı. Üçü yemeklerini yiyip, çaylarını içerken Esmani bardağından bir yudum çektikten sonra,
İki kuma birbirlerine baktılar. Sanki kuma değil, iki can yoldaşı gibi birbirlerinin ellerini avuçladılar. Gaz lambasının ışığı altında gözlerinin içi gülüyor, sevinçten gözyaşı döküyorlardı.
Sabah erken kapı çalındı. Esmani bir fırlayışta kapıya yöneldi. Belli ki misafir bekliyordu. Gelen öğretmen Musa idi.
-İçeri buyur öğretmen. Hazırlanıp hemen gidelim.
-İyi olur, hastanede ancak sıra alırız, dedi öğretmen.
-Çocuk için Musa öğretmen ısrar etti. Muayene olacağım, hayırlısı Allah’tan. Ha unutmadan söyleyeyim: İkindi de paytoncu Şükrü gelip sizi hamama götürecek. Hazırlanın da, adamı bekletmeyin.
Kumalar bir rüyadan, başka birisine atlar gibiydiler. Sevinç, şaşkınlık, mutluluk etraflarını sarmıştı. Bu soğuk eve mutluluk perdeleri inmeye başlamıştı. Kısa günlerinin ikindileri de, akşamları da çarçabuk oluyordu. İki zamanın bir arasında, paytoncu hamamın kapısında oldu. Atların torbalarını takmadan öylece bekledi. Hava alabildiğine soğumuş, paytoncunun nefesi bir soba borusundan çıkan duman gibiydi. Ellerini ovuşturup dururken, birden büyük kumanın sesi duyuldu.
-Şükrü efendi, hele bir şu bohçaları paytona taşıyıver, çıktık geliyoruz…
Şükrü fazla beklenilmeyeceğini anladı. Torbaları atlara takmaktan vazgeçti. İki kuma paytona bindiler. Hamamda altlarına yaydıkları örtüyü örttüler. Eve yaklaştıklarında davul zurna sesi duydular. O kadar yakınlarında idi ki, şaşılacak şey, bu dar vakitte düğün de neyin nesi. Hem onların sokakta böyle bir şey de yoktu. Olsaydı duymazlar mıydı!
Payton sokağa yaklaşırken, birden evlerinin önünde, toprak damda insanların toplanmış olduğunu gördüler. Öğretmen Musa’da oradaydı. Koşup atları gemlerinden tuttu. Paytonu boş bir yere çekip durdurdu. Hanımların inmelerine yardım etti. Paytoncu da bohçaları aldı.
Kumalar neler olup olmadığını anlamaya çalışırken, damda Esmani’yi gördüler. Lacivertlerini çekmiş, altına da beyaz gömleğini giymişti. Traş olmuş başını da açmıştı. Belli ki siyah saçlarını bıyıklarını da taramış, bir yakışıklı olmuştu ki anlatılmaz. Kumalar eşiğe yaklaşmadan, komşular beyaz ihramı parmaklarının ucuyla tutarak, yükseğe kumaların başları hizasına getirdiler.
Esmani elindeki iki elmadan önce birini, sonra ötekini ihramdan belli olan hanımlarının kafalarına hızla attı.
-Alın kızlar, işte düğün, işte elma! dedi.
Peşine sağdıç Yasin avuç avuç çerez ve içinde bozuk paraları serpti. Çocuklar karlara düşen çerezlere ve bozukluklara hücum ettiler. Davul zurna durmadan neşeli havalar çalıyordu. Damdakiler de, kapı önündekiler de neşe içindeydiler.
-Herifi gördün mü iki karısına da düğün yaptı. Hem de ne düğün, dedi komşu kadın.
-Benimki kaçırdı getirdi. Ne düğün, ne elma. Sadece beş çocuk yaptı, diyerek dertlendi diğer komşu kadın.
-Yahu bu Esmani bir alem, bunun gibisi dünyada pek görülmez. Yine ahaliyi şaşırttı, dedi komşu adam.