Bazen çekiliyim kenara, kayıtsız kalayım diyorum her şeye. Ama olmuyor. Yapamıyorum. Kanıma dokunuyor olanlar, yaşananlar. Durup düşünüyorum; ne yapmalıyım ne yapmalıyız diye. İşin içinden çıkamıyorum. Her açtığım kapının ardında, yeni bir kapıyla karşılaşıyorum. Zoruma gidiyor. Çaresizlik değil bu. Olmamalı zaten.

            Şimdi neden bu yazıma böyle başladığımı anlatayım.

            Bir Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümü öğrencisi olarak az da olsa yaşanan olaylara anlam verebiliyorum. Anlamsız kaldığı zamanlar olmuyor mu, oluyor tabi. Analiz etmek zor olmasa da tıkanıyor insan bir yerde. Bugüne kadar hep güncel olaylarla ilgili yazıları kaleme aldım. Değişen bir şey oldu mu diye dönüp bakıyorum ardıma. Olumlu bir yan göremiyorum. Gazeteci ağabeylerim, ablalarım da yazıyorlar her gün her saat. Haberleri izlediğimde gülen bir yüzle karşılaşamıyorum, herkes ağlıyor, feryatları, çığlıkları içimi parçalıyor. Elimi uzatsam tutacak gibiyim hepsini. Bütün yaşanan kötü olayları bir sihirli değneğim olsa da çözsem diyorum. Üniversite için tercihlerimi yaparken bu bölümü yazmamın sebebi de buydu zaten. Amacım sadece üniversiteye girip, işsizler ordusuna katılmak değildi. Hani her üniversite bitiren iş bulacak değilmiş ya… Düşünüyorum da, asla evde oturup kadın programları izleyemem ben. Bir şeyler yapmam lazım, ülkem için, insanlar için. Birilerinin elimden tutmasına da gerek yok aslında. Kendi çabamla, tırnağımla bir yerlere gelmek istiyorum. Zor ama başarmak için elimden geleni yapmaya da hazırım.

            Bakıyorum televizyona, bir yanda şehit aileleri, bir yanda terörist başının istekleri, son günlerde de TEKEL işçileri ve Mehmet Ali Ağca. Ortak bir payda aramanın bir anlamı olmadığını anlamış bulunmaktayım. Dünyanın sonunun geldiğini söylüyor yazılı açıklamasında büyük gazeteci Abdi İpekçi’nin katili. Masum olduğunu söylüyor bir de utanmadan. Terörist başına yapılanları örnek gösteriyor kendini aklamak için. Gülüyorum sadece. Birçok gazete zaten, gazetecilik sıfatından sıyrılmış durumda hareket ediyor. Okuyasım gelmiyor.

            Ülkemin kararlarının alındığı mecliste, milletimi temsil eden vekiller bazen önemli meselelere el atsalar da, çoğu zaman incir çekirdeğini doldurmayacak sözler söylüyorlar. Ve ben yine gülüyorum. Yapılan mitinglerde ya da herhangi bir açılışta kendilerine yakışmayacak, sokaktaki herhangi bir insana söylediğinde kavga sebebi olabilecek sözler söylüyorlar kendi düşüncelerine karşı olanlara. Amaçları kendilerini aklamak ya da haklı olduklarını anlatmak dahi olsa, sonucunda haksız olduklarını hiç mi görmüyorlar acaba.

            Bir de anayasayı değiştirme süreci yaşıyoruz. Neymiş efendim 1982 Anayasası’nı darbe yapan askerler hazırlamış. Biz darbeci bir millet değilmişiz. Ne alakası var çözemedim zaten. O anayasanın yürürlüğe girişinden bu yana, yani 28 yıldır 35–40 defa revizyona uğradığını siyasetçilerin ve anayasa hazırlamakla görevlendirilecek olan şahısların daha iyi bilmeleri gerekmektedir. Daha ne kadar, neyi değiştirecekler aklım ermiyor artık. Tamam değiştirelim sonra da askere sivil yargı yolunu açalım hadi. Elimize geçen ne olacak? Bu işten ne kazanacağız? Koca bir hiç. Benim bildiğim demokrasilerde önce yargına güvenirsin sonra askerine. Yargının ne hale geldiği ortada zaten. Bir de bu sivil yargı yasası anayasaya girince, askerinde güvensiz yargının kucağına düşeceği apaçık ortada. Sanırım yaşayıp göreceğiz yakın gelecekte ne sonuca ulaştıklarını..

            Güncel meselelere girmeden yazımı bitirmek isterdim ama yine yapamadım. Keşke bu yazdıklarım bir şeyler değiştirebilse…