banner175
Kul Sadi Yüksel: Allah Ve Rasulüne İtaat Edene, İtaat Edilir!
KUL SADİ YÜKSEL: ALLAH VE RASULÜNE İTAAT EDENE, İTAAT EDİLİR!

Araştırmacı-yazar Kul Sadi Yüksel ile İntişâr Yayınları arasında çıkan yeni kitabı, “Tevhid ve Ahlâk”  hakkında bir söyleşi gerçekleştirdik. Kul Sadi Yüksel, sormuş olduğumuz soruları, kaynakları ile birlikte cevapladı ve Rasulullah (s.a.s.)’in şu sözlerini hatırlattı: “Şöyle dersiniz: Allahım, bilerek şirke bulaşmaktan Sana sığınırız! Bilmeden bulaşmışsak da Senden bizi bağışlamanı dileriz.” 

İstanbul İstanbul /  Röportaj: Ziya Gündüz 

Hocam, Değişim Dersleri serisinin yirmibeşince kitabı, “Tevhid ve Ahlâk” isimli eseriniz, İslâm ümmetine hayırlı olsun. Malum söyleşimizin çerçevesi Tevhid ve Ahlak olacaktır.  Öncelikle şu sorudan başlamak faydalı olacaktır,   Tevhid’in mahiyeti hakkında bilgi verir misiniz?

Bismillahirrahmânirrahîm.

El-Hamdulillahi Rabbi’l- âlemin. Ve’s-salatu ve’s selâm alâ Nebiyyinâ Muhammedin Âlihi ve Ashabihi ecmâin.
Sorunuza önce, Seyyid Şerifi Cürcânî (rh.a.)’ın “Kitabu’t - Tarîfât” adlı meşhur eserindeki açıklamayla cevab verelim… Şöyle diyor:

“Tevhid: Lügatta, Şey’in bir olduğuna hükmetme ve onun bir olduğunu bilmedir. 
Hakikat Ehli’nin ıstılahında ise: İlâhî Zâtı, akıllarda tasavvur edilen ve zihinlerde tahayyül edilen her şeyden soyutlamadır. 

Tevhid üç şeydir: Allah’ın Rabb olduğunu bilmek, birliğini ikrar etmek, O’nun hiçbir eşi, dengi ve ortağı olmadığına inanmaktır.” (Seyyid Şerifi Cürcânî, Arapça- Türkçe Terimler Sözlüğü Kitabu’t Tarîfât, Çev. Arif Erkan, İst. 1997, Sh. 67)

Tevhid, Âlemlerin Rabbi Allah Teâlâ’yı, zatında, sıfatlarında ve fiillerinde birlemedir… Aynı zamanda zatında, sıfatlarında ve fiillerinde O’na şirk koşmamak, Allah’ı yaratılmışlara, yaratılmışları da Allah’a asla benzetmemek Tevhid’in tâ kendisidir…

“Haberiniz olsun, yaratmak da, emir de (yalnızca) O'nundur. Âlemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir.” (A’râf, 7/54)  buyuran Allah,  yaratmak konusunda bir ve ortaksız olduğunu beyan buyurmuştur…
“Göklerde ilâh ve yerde ilâh O'dur. O, hüküm ve hikmet sahibidir, bilendir.

Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların mülkü kendisinin olan (Allah) ne yücedir. Kıyamet saatinin ilmi O'nun katındadır ve O'na döndürüleceksiniz.” (Zuhruf, 43/84-85) buyuran Allah:

“Şu halde bil, gerçekten, Allah'tan başka ilâh yoktur.” (Muhammed, 47/19) buyurmaktadır.
Tevhid, Allah’ın, göklerde hükümran olup, bu hükümranlığında eşi ve ortağının olmadığına iman edildiği gibi, yerde de hükümranlık ancak O’na aid olup eşi ve ortağının olmadığını bilip iman etmektir… Çünkü O’ndan başka hüküm koyan hak ilâh yoktur…

 “Gerçekten Ben, Ben Allah'ım, Ben'den başka ilâh yoktur; şu hâlde Bana ibadet et ve beni zikretmek için dosdoğru namaz kıl.”(Taha, 20/14) buyuran Rabbimiz Allah, kendisinden başka kullarının üzerinde egemen olup yasama yetkisini kendinde gören her kişinin, her meclisin ve her toplumsal yönetim gücünü elinde bulunduranın tağut olduğunu beyanla şöyle buyuruyor:

“Şüphesiz, doğruluk (rüşd) sapıklıktan apaçık ayrılmıştır. Artık kim tağutu tanımayıp Allah'a inanırsa, o, sapasağlam bir kulpa yapışmıştır, bunun kopması yoktur. Allah, işitendir, bilendir.” (Bakara, 2/256)
Tevhid: Âlemlerin Rabbi Allah’ı,  yaratmada birlendiği gibi, yasamada da birlemek, O’na hiç kimseyi ortak etmemektir!..

Tevhid ve Ahlâk isimli eserinizde, Tevhid ferdî ahlâkta gerçekleşmesi gerektiğini söylüyorsunuz.  Bunu bize biraz açar mısınız?  Günümüzde Tevhid, ahlâkta nasıl geçekleşecek?

Birinci sorunuza verilen cevabda yer aldığı delillerle katıksız iman edip Tevhid ehli olan muvahhid mü’min ferdin bu akîdesi, ahlâkına yansımalı, ahlâkı, yani yaşantısı imanın gereğini ortaya koymalıdır… Akîde de Allah’ı Tevhid edip asla şirk koşmayan mü’min müslüman ferd, amellerinde de asla şirk koşmamalıdır…

“De ki: ‘Rabbim gerçekten beni doğru yola iletti, dimdik duran bir dine, İbrahim'in hanif (muvahhid) dinine... O, müşriklerden değildi.’

De ki: ‘Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah'ındır.
O'nun hiç bir ortağı yoktur. Ben, böyle emrolundum ve ben, müslüman olanların ilkiyim.’
De ki: ‘O, her şeyin Rabbi iken, ben Allah'tan başka bir Rabb mı arayayım?” (En’âm, 6/161-164)
“Kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, artık salih bir amelde bulunsun ve Rabbine ibadette hiç kimseyi ortak tutmasın.” (Kehf, 18/110)

Ayet-i kerimelerde beyan buyuruluğu gibi, muvahhid mü’min şahsiyetin yaşantısı, Tevhidî yapısının ete kemiğe büründüğü bir hâlî gündeme getirmelidir!..
Abdullah b. Amr (r.a.)’dan.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Müslüman, dilinden ve elinden müslümanların selâmette kaldığı kimsedir.”(Sahih-î Buhârî, Kitabu’l –İman, B.3,Hds.3)

Fedâle b. Ubeyd (r.a.) rivayet eder.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Mü’min, o kimsedir ki insanlar, malları ve canları bakımından ondan emindirler.” (Sünen-i İbn Mace, Kitabu’l- Fiten, B.2, Hds.3934)

Kadın olsun, erkek olsun her muvahhid mü’min şahsiyet hal ve hareketi, imanını tasdik etmeli, Tevhid ehli olduğunu göstermelidir…

Kitapta önemli konular var. Önemli konulardan birisi de Tevhidi bozucu imanı zedeleyici mevzular. Tevhidî neler bozar, imanı neler zedeler?

Akîde konusunda ve amellerde, Allah’dan başka yalancı ve sahte rablerle ilâhlara yönelmek, Tevhid’i dolayısıyla iman bozucu bir felâketi gündeme getirir… Ferdî hevânın ilâhlaştırılması, Tevhid’i ve imanı bozcudur. 

“Kendi istek ve tutkularını (hevâsını) ilâh edineni gördün mü? Şimdi ona karşı sen mi vekil olacaksın?
Yoksa sen, onların çoğunu (söz) işitir ya da aklını kullanır mı sayıyorsun? Onlar, ancak hayvanlar gibidirler; hayır, onlar yol bakımından daha şaşkın (ve aşağı) dırlar.” (Furkan, 25/43-44)

“Onlar, Allah'ı bırakıp bilginlerini ve rahiplerini rablar (ilâhlar) edindiler ve Meryem oğlu Mesih'i de.. Oysa onlar, tek olan bir ilâh'a ibadet etmekten başka bir şeyle emrolunmadılar. O'ndan başka ilâh yoktur. O, bunların şirk koştukları şeylerden yücedir.” (Tevbe, 9/31)

“Yeryüzünde olanların çoğunluğuna uyacak olursan, seni Allah'ın yolundan şaşırtıp saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar ve onlar ancak zan ve tahminle yalan söylerler.” (En’âm, 6/116)

Ayet-i kerimelerden anlaşılan odur ki, gerek hevâyı, gerek toplumun önde gelenlerini, gerekse toplumun kendisini Allah’dan başka yasama merciî olarak kabul edildiği takdirde ortaya şirk ve küfür çıkar… Bu durumda Tevhid ve iman zedelenir bozulur…

Kitapta Tevhid ve meslek konusu da ele alınmış. Bu önemli bir sosyolojik tahlil… Günümüzde Tevhid’in meslek ve sanatla yakından ilgili olduğu konusunu kimse gündeme getirmiyor. Tevhid ve meslek ilişkisi hakkında bilgi verir misiniz?

Muvahhid mü’minler, hangi meslekin ehli olurlarsa olsunlar,  mesleklerini icra ederken, Tevhid ettikleri ve iman getirdikleri Allah Teâlâ’nın kendileri için çizdiği sınırlara dikkat etmeli, meslekleri konusunda helâl ve haram hududuna riâyet edip helâl olanı işleyip haramdan olabildiğince kaçınmalı ve harama yaklaşmamalıdırlar… Kul hakkı konusunda hassas davranmalı, hiçbir kulun hakkına tecavüz etmemeli, meslekinin gereği ne ise, onu yerine getirmeli, işinde hiçbir sahtekârlığa rıza göstermemelidir…

“Emrolunduğun gibi dosdoğru davran.” (Hud, 11/112) emrine göre hareket etmeli,  “Ölçtüğünüz zaman ölçüyü tam tutun ve dosdoğru bir tartıyla tartın; bu, daha hayırlıdır ve sonuç bakımından daha güzeldir.” (İsra,17/35) 
“Ölçüyü tam tutun ve eksiltenlerden olmayın. Dosdoğru olan terazi ile tartın. İnsanların eşyasını değerden düşürüp eksiltmeyin ve yeryüzünde bozguncular olarak karışıklık çıkarmayın” (Şuara, 26/181-183) değişmez ölçüyü esas kabul edip, ona göre davranılmalıdır…

Muvahhid mü’minler,  mesleklerinin ehli olmalı,  emanet ehline teslim edilmeli ve emanete asla ihanet edilmemelidir…

Ebu Hureyre (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur: 
“Bizi aldatan, bizden değildir.” (Sahih-i Müslim, Kitabu’l-İman, B. 43, Hds. 164)
Tevhid akîdesine sahib olan mü’min müslüman şahsiyetler,  hesab gününe hiçbir şübhe duymadan iman edenler oldukları için, zerre mikdarı hayrın ve zerre mikdarı şerrin hesabını ödeyecekleri şuuruyla mesleklerinin gereğini yaparlar…

Peki, Hocam Tevhid konusunda, İslâm’ın ne gibi ilkeleri var?

Tevhid’in temel ve olmazsa olmaz ilkesi: “Lâ ilâhe ilallah”dır! Yani, Allah’dan başka hüküm koyucu hak ilâh yoktur… Yarattıkları üzerinde hüküm koyucu hak ilâh Allah Teâlâ’dır… Allah’ı birlemek ve O’nu bütün noksan sıfatlardan tenzih edip, müşriklerin O’na koştukları şirkin her türlüsünü reddetmek Tevhid’in gereğidir…
Rabbimiz Allah:

“O Allah ki, O’ndan başka ilâh yoktur. Gaybı da, müşahade edilebileni de bilendir. Rahmân, Rahîm olan O’dur.” (Haşr, 59/22) diye buyurur.

Bütün Rasuller ve Nebîler, bu hakikatin beyan edilmesi için gönderilmiş, onlar da bu uğurda ömürlerinin sonuna kadar mücahade etmişlerdir…

“Andolsun, biz her ümmete: "Allah'a kulluk edin ve tağuttan kaçının" (diye tebliğ etmesi için) bir Rasul gönderdik. Böylelikle, onlardan kimine Allah hidayet verdi, onlardan kiminin üzerine sapıklık hak oldu. Artık, yeryüzünde dolaşın da yalanlayanların uğradıkları sonucu görün.” (Nahl,16/36) diye buyuran Rabbimiz Allah, Rasullerin ve Nebîlerin gönderiliş gayesinin, Allah’dan başka yasa koyucuların, reddedip, yasamayı yanlıca Allah’a has kılınmasının farz olduğunun izah edilmesi olduğunu apaçık beyan etmiştir… Mutluluk budur, gerçek kurtuluş da budur…

Mâlik b. Kinâne oğullarından bir adam anlatıyor:

Rasulullah (s.a.s.)’i Zu’l- Mecâz çarşısında dolaşırken gördüm:

“Ey insanlar,  Lâ ilâhe illallah deyinde kurtuluşa erin” buyurdu. (İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, çev. Hüseyin Yıldız. Vdğ,  İst. 2014, C. 17, Sh. 371-372, Hds. 25034-2503)

Tevhid’in asıl ilkesi, bu hakikatin bilinip anlaşılması ve katıksız iman edilmesidir…
Toplumumuzda, yaygın olan son nefeste, Kelime-i Tevhid’i telkin edin gibi bir gelenek var. Siz de kitabınızda hadislerden yola çıkarak bu konuya yer vermişsiniz.  Bu konuyu nasıl anlamalıyız?  Örnek verecek olursak: Hayatında bir kez olsun, alnı secdeye gitmemiş birisi, ölüm ânında bu sözü söylerse, bu söz, onun içinde geçerli olur mu?

Göklerde de yegâne hüküm sahibi ilâh, yeryüzünde de yegâne yasama sahibi ilâh Allah Teâlâ hayat kitabımız Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyurur:

“Ey iman edenler, Allah'tan nasıl korkup sakınmak gerekiyorsa öylece korkup sakının ve siz, ancak müslüman olmaktan başka (bir din ve tutum üzerinde) ölmeyin.” (Âl-i İmrân,  3/102)

Ayet-i kerimede açıkça beyan buyrulduğu gibi ölmek üzere olan insan, katıksız, yani şirksiz ve küfürsüz bir imanla iman etmiş, imanın gereği olan salih ameller işleyerek takvayı hedeflemiş ve Allah’a, yani Allah’ın emir ve yasaklarına riâyet ederek teslim olmuş bir halde öldüğü takdirde kurtuluşa ermiş olur… Bu mü’min Müslüman şahsiyetin, iman ehli bir mü’min ve muttakî bir müslüman olarak vefat ederken, “Lâ ilâhe illallah” değişmez hakikati ile yaşamış olduğundan, yine “Lâ ilâhe illallah” üzerine ölmüş olur…
Ayette buyruldu ya:

“Hayatım ve ölümüm, âlemlerin Rabbi Allah’ındır.” (En’âm, 6/162) 
Yine buyruldu:

“Onlara bir musibet isabet ettiğinde, derler ki: Biz Allah'a aid (kullar)ız ve şübhesiz O'na dönücüleriz.” (Bakara, 2/156)

Kişi hayatta iken, “Lâ ilâhe illallah” Tevhid cümlesine kalben iman edip diliyle idrak ederek ve ömür boyu “Lâ ilâhe illallah” Tevhidini bozucu herhangi bir şirk işlemeden, herhangi bir küfürde bulunmadan muvahhid bir mü’min olarak yaşamış, fakat emirler konusunda gevşek davranarak,  nehyedilenlerle amel etmiş ise o kişi, “Ehl-i Sünnet ve’l- Cemaa” itikadınca, fasık bir müslüman kabul edilir… Müslümanlardan bir müslüman, ümmetin ferdlerinden biri olarak değerlendirilir… “Amel, imandan bir cüz değildir” ilkesi, “Ehl-i Sünnet Âkîdesi”nin değişmez bir ilkesidir!
Bundan dolayı Ebu Said el Hudri (r.a.)’ın rivayetiyle şöyle buyuruyor Rasulullah (s.a.s.):

“Ölülerinize (ölmek üzere olanınıza) Lâ ilâhe illallah sözünü telkin edin” buyurur (Sahih-i Müslim, Kitabu’l- Cenâiz,

B.1, Hds. 1-2)

Çünkü:

Muaz b. Cebel (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: 
“Son sözü, Lâ ilâhe illallah olan kimse, cennete gir (meyi hak et) miştir.” (Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’l – Cenâiz, B. 15-16, Hds. 3116)

Kişi, Rabbi olarak Allah’a, din olarak İslâm’a Nebî olarak Muhammed (s.a.s.)’e razı olmuş, iman edip kabul etmiş,  Allah’dan başka hüküm koyucu kabul etmemiş, gayr-i İslâm bütün tağutî düzenleri reddetmiş ve önder olarak Rasulullah (s.a.s.)’den başkasını kabullenmemiş, fakat amel konusunda zayıf olduğu takdirde müslüman bir şahsiyettir… İman konusunda “Lâ ilâhe illallah” üzerine olan bir kişinin, son sözü de “Lâ ilâhe illallah” olması, onu kurtarıcıdır…

Rabbimiz Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Gerçekten, Allah, kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışında kalanı ise, dilediğini bağışlar. Kim Allah'a şirk koşarsa, doğrusu büyük bir günahla iftira etmiş olur.” (Nisa, 4/48)
Hakikat bu iken Allah’ın kulları yaratılış gayesine göre nasıl yaşamalıdırlar?
Malum olduğu üzere Rabbimiz ve İlâhımız Allah Azze ve Celle, İnsan kullarının yaratılış gayesini şöyle beyan buyuruyor: 

“Ben, cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zariyat, 51/56)
İnsanlar, kendilerine Rasuller ve Kitablar vasıtasıyla bildirildiği gibi, kendilerini yaratan Rableri ve İlâhları Allah’a şirk koşmadan ibadet etmek ile mükelleftirler… İbadet, itaattır… Mükellef olmak, hayatın her merhalesinde gerçekleşmelidir… Siyasette, yargıda, ekonomide, ticarette,  eğitimde, sosyal yaşantıda,  aile hayatında,  savaşta ve barışta, yalnızca Allah’a, dolaysıyla Rasulullah (s.a.s.)’e itaat edip, Allah’ın hükümlerini, Rasulullah (s.a.s.)’in Sünneti’nde beyan edildiği üzere hayata uygulamak ve öylece yaşamak,  yaratılışın gayesidir…

Bundan dolayı, namazında devamlı olan her muvahhid mü’min, Allah rızası için kılmış olduğu namazın her rekâtında kıyamda okuduğu “Fatiha Sûresi”nde Rabbi Allah’ın kendisine öğrettiği gibi:
 “Biz, yalnızca Sana ibadet eder ve yalnızca Sen'den yardım dileriz.” (Fatiha, 1/5) ahdini tekrar eder ve bu misakı canlı tutar.
Madem ki insanlar, akîdede ve amellerde kendilerini yaratan Rabbleri Allah’ın şirk koşmadan ibadet etsinler diye yaratıldılar, yaratılış gayelerine uygun ferdî, ailevî ve sosyal bir hayat tarzı ile yaşamalıdırlar… “Çünkü bunlar, azmedilmesi gereken işlerdendir.” (Lokman, 31/17)

Kitaptan birçok not aldım. Aldığım önemli notlardan birisi de teknoloji konusu. Malumdur ki  teknoloji çağında yaşıyoruz.  Bir Müslüman teknoloji nimetinden, Tevhidin sınırlarını aşmadan nasıl yararlanabilir? 
Kendisinden başka hüküm koyucu hak ilâh olmayan Âlemlerin Rabbi Allah Teâlâ şöyle buyurdu:

“Sizin için gökten su indiren O'dur. İçecek ondan, ağaç ondandır (ki) hayvanlarınızı onda otlatmaktasınız.
Onunla sizin için ekin, zeytin, hurmalıklar, üzümler ve meyvelerin her türlüsünden bitirir. Şübhesiz bunda, düşünebilen bir topluluk için ayetler vardır.

Geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı sizin emrinize verdi, yıldızlar da O'nun emriyle emre hazır kılınmıştır. Şübhesiz bunda, aklını kullanabilen bir topluluk için ayetler vardır.,

Yerde sizin için üretip-türettiği çeşitli renklerdekileri de (faydanıza verdi). Şübhesiz bunda, öğüt alıp düşünen bir topluluk için ayetler vardır.

Denizi sizin emrinize veren O'dur. Ondan taze et yemektesiniz ve giyiminizde, ondan süs-eşyaları çıkarmaktasınız. Gemilerin onda (suları) yara yara akıp gittiğini görürsün. (Bütün bunlar) O'nun fazlından aramanız ve şükretmeniz içindir.

Sizi sarsıntıya uğratır diye yerde sarsılmaz dağlar bıraktı, ırmaklar ve yollar da (kıldı). Umulur ki doğru yolu bulursunuz.

Ve (başka) işaretler de (yarattı). Onlar yıldız(lar)la da doğru yolu bulabilirler.

Yaratan, hiç yaratmayan gibi midir? Artık öğüt alıp düşünmez misiniz?” (Nahl, 16/10-17)
 “(Allah) Kendinden (bir nimet olarak) göklerde ve yerde olanların tümüne sizin için boyun eğdirdi. Şübhesiz bunda, düşünebilen bir kavim için gerçekten ayetler vardır.” (Casiye, 45/13)

Ayet-i kerimelerde apaçık beyan edilen hakikat şudur ki, göklerde, yerde ve yer altında bulunan bütün nimetler, insanın emrine amâde kılınıp boyun eğdirilmiş ve faydasına sunulmuştur… Bu nimetlerden helâlinden, temizlerinden ve haddi aşmadan faydalanma hakkına sahib olan insanlar:

“Yiyin, için ve israf etmeyin. Çünkü O ( Allah), israf edenleri sevmez.” (A’râf, 7/31)  ölçüsüne dikkat etmelidirler…
Teknoloji de, Allah’ın insan kullarına bahşetmiş olduğu nimetlerden biridir… Beyan edilen ayet-i kerimelerin üzerinde durulduğu taktirde, bu gerçek gün yüzüne çıkar… Teknoloji insanın denetimine verildiği ve emredilen ölçüye riâyet edildiği taktirde, insanlık âlemi için büyük bir nimet olur. Eğer bu şekilde olunmazsa,  bugün olduğu gibi korkunç felâket olur!.. 

Teknolojik gelişmeler,  Tevhdî bakış açısının dışında gündeme geldiği takdirde, insanın yaratılış gayesinin dışına taşıp sapmalar gündeme gelir… İnsana faydalı olsun diye emrine amâde kılınan teknoloji, ona her yönüyle zararlı olur…

“Bunlar Allah'ın sınırlarıdır. Kim Allah'ın sınırlarını çiğnerse, gerçekte o, kendi nefsine zulmetmiş olur.” (Talak, 65/1) buyuran Rabbimiz Allah, gerek ferdî, gerek ailevî, gerekse toplumsal olarak Allah tarafından konulan ölçülerin taşırılmaması ve sınırların aşılmaması buyurmaktadır… Teknoloji konusunda da buna dikkat edilmesi, helâl- haram sınırına riâyet edilmesi gerekir!.. Böyle olursa, teknoloji faydalı hâle gelir, insanlık ondan faydalanır…
Hocam, biraz bize câhiliyye toplumundan söz eder misiniz? Cahiliyye toplumunun özellikleri nelerdir?

“Aralarında Allah'ın indirdiğiyle hükmet ve onların hevâlarına uyma. Allah'ın sana indirdiklerinin bir kısmından seni şaşırtmamaları için diye onlardan sakın. Şayet yüz çevirirlerse, bil ki Allah, bir kısım günahları nedeniyle onlara bir musibeti tattırmak istemektedir. Şübhesiz, insanların çoğu fasıklardır.

Onlar hâlâ câhiliyye hükmünü mü arıyorlar? Kesin bilgiyle inanan bir topluluk için hükmü, Allah'dan daha güzel olan kimdir?” (Mâide, 5/49-50) buyurur Âlemlerin Rabbi Allah!..

İmam İbn Kesîr (rh.a.), “Tefsiru’l-Kur’âni’l Azim” adlı meşhur tefsirinde, bu ayeti tefsir ederken şöyle diyor:
“Yüce Allah, kendisinin her iyiliği içeren ve kötülükten nehyeden muhkem ve sağlam hükümlerini bırakıp başka görüşlere, Allah’ın şeriatında hiçbir mesnedi bulunmayan ve insanların kendi arzu ve kendilerince koydukları birtakım literatürlere yönelmelerini kınıyor. Nitekim câhiliyye döneminde de insanlar böyleydiler. Kendi görüş ve arzularına göre koydukları sapıklık ve cehâlet konularıyla hükmediyorlardı (…) 

İbn Ebî Hâtim, Hasan-ı Basrî (rah.a)’dan şöyle nakleder: Kim Allah’ın hükmü dışındaki kurallarla yönetirse, onun yönetimi câhiliyye yönetimidir” (İmam Hafız İbn Kesîr, İbn Kesîr Tefsiri, çev. Dr. Savaş Kocabaş, İst.2010, C. 3 Sh. 588-589)

İmam İbn Kesîr (rh.a.)’ın beyanlarından anlaşıldığı gibi câhliyye, son Rasul ve son Nebî Rasulullah Muhammed (s.a.s.)’in Nübüveti ve Risâletinden önceki döneme söylenmekle beraber, hangi çağda, hangi ülkede olursa olsun Allah’ın indirdiği hükümleri reddedip, Hükmullah’ın yerine, ilâhlaştırılan hevâlarından dolayı insanların koyduğu hükümlere ve düzenlere inanıp, hayata hakim kılarak uygulamaktır…

Vasat, şahid ve merhamet olunmuş ümmetin mutlak müctehid âlimlerinden İmam Hasan el- Basrî (rh.a.)’ın açıklaması da, bu değişmez gerçeği beyan etmektedir…

Şu hadis-i şerifin hatırlanması  konun anlaşılmasına kolaylık sağlar…
İbn Abbas (r.anhuma) rivayet eder.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Allah’a, insanların en sevimsizi olan üç sınıftır:
Harem-i ( Şerif) içinde zulüm ve haksızlık eden.

İslâm camiası içinde câhiliyye âdetini araştırıp, onu bulup yaşatmak isteyen. 
Haksız yere dökmek için ma’sum bir kişinin kanını külfetle araştıran.” (Sahih-i Buhârî, Kitabu’d- Diyât, B. 8, Hds. 21)

Kitapta, fitne konusuna geniş yer verilmiş.  Türkiyeli müslümanlar olarak, fitneden nasıl uzak durabiliriz? Fitne ile mücadelede nasıl bir yöntem izlemeliyiz?

Sizin de dikkatinizi çeken fitne konusu, kitaptaki bölümünde genişçe açıklanmış ve “nefsin fitnesi, şeytanın fitnesi, dünyevîleşme fitnesi, mal ve evlad fitnesi, kadın fitnesi, tağutun fitnesi, cemaat olmuşken fitne” diye tasnif edilmiştir.

Bu fitnelerin en çetini, tağutun, yani şirk ve küfrün egemen oluşu fitnesidir… Tağut fitnesi, fitnelerin kaynağıdır… O, bir toplumda egemen olunca, diğer fitnelere gün doğar ve her biri hayatta oldukça yer bulur, bütün olumsuzluklarıyla gündeme gelirler…
Bundan dolayı Rabbimiz Allah Teâlâ, fitnenin kaynağı olan tağutun, yani şirk ve küfrün yeryüzünden tamamen kaldırılması için muvahhid mü’minlere emretmemektedir…

Şöyle buyuruyor Rabbimiz Allah:

“(Yeryüzünde) fitne kalmayıncaya ve din tamamen Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Eğer vazgeçerlerse, artık zulüm yapanlarından başkasına karşı düşmanlık yoktur” (Bakara, 2/193. Enfal, 8/39)
“İbn Abbas (r.anhuma), Hasan (rh.a.), Mücahid (rh.a.), Katâde (rh.a.) ve diğerleri:
-Burada ki fitne şirktir, demişlerdir.” (İbnu’l-Cevzî, Zadü’l - Mesir Fi İlmi’it- Tefsir, çev. Doç. Dr. Abdulvehhab Öztürk, İst. 2009, C.1, Sh. 206)

Görüldüğü gibi müfessir alimler, ayetteki fitnenin şirk olduklarında müttefiktirler… Şirkin egemen oluşu, tağutların eliyle gerçekleşir… Tağutî düzenler, şirk düzenleridir…
İmam Serahsî (rh.a.):

“İslâm ahkâmının yürürlükte olmadığı bir şirk ülkesi, Mekke” (Serahsî, Mebsut, çev. M. Taha Odabaşı, İst. 2008, C. 14, sh.98) diye fetihden önceki Mekke’nin bir “daru’ş- şirk” olduğunu beyan etmektedir… Dolaysıyla İslâm ahkâmının yürürlükte olmadığı ve yasaklandığı bütün beldeler birer fitne, yani şirk beldeleridir…

İlâhî emir: Fitne ortadan kaldırılıp, dinin, yani İslâm’ın egemen kılınmasıdır… Bu da, bütün tağutî düzenlerinin reddi ve onlara karşı mücahedeyi gerektirir… Bu mücahede, bütün yeryüzünde hâkimiyet ve yasama Allah’ın oluncaya, yani yalnızca Allah’ın hükümlerinin yürürlükte oluncaya kadar devam eder…
 Peygamberler, Tevhid mücadelesi verirken, nasıl bir yol izlediler?  Peygamberler, Tevhid dâvâsı uğruna ne gibi zorluklarla karşılaştılar? 

Göklerde de İlâh,  yerde de İlâh ve kendisinden başka hüküm koyucu hak ilâh olmayan, hükmünde hiç kimseyi ortak etmeyen yegâne Rabbimiz Allah Azze ve Celle şöyle buyurur:

 “Böylece Biz, her ülkenin önde gelenlerini -orada hileli düzenler kursunlar diye- oranın suçlu günahkârları kıldık. Oysa onlar, hileli düzeni ancak kendilerine kurarlar da bunun şuuruna varmazlar.

Onlara ne zaman bir ayet gelse, derler ki: ‘Allah'ın Rasullerine verilenin bir benzeri bize de verilene kadar biz kesin olarak inanmayacağız.’ Allah, Risâletini nereye vereceğini daha iyi bilir. Bu, suçlu günahkârlara, kurdukları hileli düzenleri nedeniyle şiddetli bir azab ve Allah katında bir küçüklük isâbet edecektir.” ( En’âm, 6 / 123-124)
İşte hakikat bu: “Allah, Risâletini nereye vereceğini daha iyi bilir!” 

Âlemlerin Rabbi Allah, yalnızca kendisine ibadet, yani itaat etsinler diye yarattığı insan kullarına hidayet rehberleri olsunlar diye yaratmış olduğu, seçip vazifeli kıldığı Nebî ve Rasul kullarının kimler olacağını yalnız kendi bilir. O salih kullarını kendisi seçer, tayin eder ve vazifelendirir… Ayrıca Nübüvvet ve Risâlet ile vazifeli kıldığı kullarına vahyedip öğretir ve emrolunduklarını, rızasına uygun uygulamalarını kendilerine öğretip eğitir…

“Kendisiyle Allah'ın konuşması, bir beşer için olacak (şey) değildir; ancak bir vahy ile ya da perde arkasından veya bir elçi gönderip kendi izniyle dilediğine vahyetmesi (durumu) başka. Gerçekten O, yüce olandır, hüküm ve hikmet sahibidir.

Böylece sana emrimizden bir ruh vahyettik. Sen, kitap nedir, iman nedir bilmiyordun. Ancak Biz, onu bir nûr kıldık; onunla kullarımızdan dilediklerimizi hidayete erdiririz. Şübhesiz sen, dosdoğru olan bir yola yöneltip iletiyorsun.
Göklerde ve yerde bulunanların tümü kendisine aid olan Allah'ın yoluna. Haberiniz olsun; işler Allah'a döner.” (Şûrâ, 42/51-53)

“Elbette Rabbin sana verecek, böylece sen hoşnud kalacaksın.

Bir yetim iken, seni bulup da barındırmadı mı?
Ve seni yol bilmez iken, doğru yola yöneltip iletmedi mi?

Bir yoksul iken seni bulup zengin etmedi mi?” (Duha, 93/5-8)

Rabbimiz Allah’ın öğretip eğittiği Nebî ve Rasul kullarını, diğer insan kulları için hidayet önderleri ve hayat örnekleri kılmış, onları tebliğ ve davette vazifelendirmiştir:

“Andolsun, Biz her ümmete: ‘Allah'a kulluk edin ve tağuttan kaçının’ (diye tebliğ etmesi için) bir Rasul gönderdik.” (Nahl, 16/36)

“Eğer teslim oldularsa, gerçekten hidayete ermişlerdir. Fakat yüz çevirdilerse, artık sana düşen yalnızca tebliğ(etmek)dir.” (Âl-i İmrân, 3/20) 

“Allah'a itaat edin, Peygambere de itaat edin ve sakının. Eğer yüz çevirirseniz, bilin ki, Rasulümüze düşen, ancak apaçık bir tebliğdir.” (Mâide, 5/92)

Âlemlerin Rabbi Allah’ın Nebîleri ve Rasulleri, görevlerinden dolayı kavimleri tarafından yalanlandılar, iftiraya uğradılar, dışlandılar, sövüldüler, dövüldüler ve öldürüldüler… Bunlar, hayat kitabımız Kur’ân-ı Kerim’de beyan edilmektedir… Allah’ın salât ve selâm, cümlesinin üstüne olsun onlar, bütün bu zorluklara karşı sabredip dayandılar ve asla yılmadılar… Kendilerini vazifeli kılan Allah Teâlâ’nın emrettiği şekilde dosdoğru davrandılar…

Şöyle buyuruyor Rabbimiz Allah:

“Yoksa sizden önce gelip geçenlerin hâli başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle bir yoksulluk, öyle dayanılmaz bir zorluk çattı ve öylesine sarsıldılar ki, sonunda Rasul, beraberindeki mü'minlerle: ‘Allah'ın yardımı ne zaman?’ diyordu. Dikkat edin! Şübhesiz Allah'ın yardımı pek yakındır.” (Bakara, 2/214)

Abdullah b. Mes’ud (r.a.) anlatıyor:

Şimdi ben, Rasulullah (s.a.s.)’in yüzüne bakıp görür gibiyim. O, Peygamberlerden bir Peygamberi hikâye ediyordu ki kavmi, O’nu dövmüş de,  O’nun kanını akıtmışlardı. Fakat O, yüzünden hem kanı siliyor, hem de:
“Ya Rabbi, kavmimi mağfiret eyle, çünkü onlar bilmiyorlar!” diyordu (Sahih-i  Buhârî, Kitabu İstitâbeti’l –Mürtedin,
B.4, Hds. 11)

Bu kadardık bilgi, şimdilik kâfidir!

Tevhidî bir dille tebliğ yapan müslümanlar, bütün olumsuzluklara rağmen muhataplarını mahkûm etmeliler mi? Yoksa karşılaştıkları bütün olumsuzluklara rağmen, sabırla davetlerini sürdürmeliler mi? 

Yegâne hayat nizamı ve Allah’ın razı olduğu dini, yani İslâm’ı tebliğ eden ve İslâm’a davet eden muvahhid mü’minler, bütün olumsuzluklara rağmen sabretmeli, direnmeli ve vazifesini devam ettirmelidir…
Rabbimiz Allah Teâlâ’nın şu buyrukları, bu konuyu apaçık beyan etmektedir:

 “Öyleyse sen, emrolunduğun şeyi açıkça söyle ve müşriklere aldırış etme.
Şübhesiz o alay edenlere (karşı) Biz, sana yeteriz.

Ki onlar, Allah ile beraber başka ilâhları (ortak) kılmaktadırlar. Onlar, yakında bilip öğreneceklerdir.
Andolsun, onların söylemekte olduklarına karşı senin göğsünün daraldığını biliyoruz.

Sen, Rabbini hamd ile tesbih et ve secde edenlerden ol.

Ve yakîn sana gelinceye kadar Rabbine ibadet et.” (Hicr, 15/94-99)

“Sabret, senin sabrın ancak Allah(ın yardımı) iledir. Onlar için hüzne kapılma ve kurmakta oldukları hileli düzenlerden dolayı sıkıntıya düşme.

Şübhesiz Allah, korkup sakınanlarla ve iyilik edenlerle beraberdir.” (Nahl, 16/127-128)
İbn Ömer (r.anhuma)’nın rivayetleriyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Halk arasına girip de eziyetlerine sabreden mü’minin sevabı, halk arasına girmeyen ve onların eziyetlerine sabretmeyen mü’minin sevabından daha fazladır (ve daha hayırlıdır).” (Sünen-i İbn Mace, Kitabu’l- Fiten, B.23,
Hds. 4032)

Her hâlde konu anlaşılmıştır! 

Kitabın âlimler bölümünde şöyle bir cümle var: “İçinde bulundukları toplumların ıslahı âlim ve fakihlerin görevlerindedir.”  Neden âlimlerin görevleri içerisinde yer alıyor. Bunu biraz açar mısınız?
Çünkü, ayet-i kerimede yegâne İlâhımız Allah Teâlâ’nın şöyle buyurduğu malumdur: 
“Kulları içinde ise, Allah'tan ancak âlim olanlar 'içleri titreyerek korkar'. Şüphesiz Allah, üstün ve güçlü olandır, bağışlayandır.” (Fatır, 35/28)

“De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Şübhesiz temiz akıl sahibleri öğüt alıp düşünür” (Zümer, 39/9)

Ebu’d- Derdâ (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
“Âlimler, Peygamberlerin vârisleridir. Peygamberler, miras olarak dinar ve dirhem bırakmazlar, ilim bırakırlar. Kim o ilmi elde ederse, çok büyük bir nâsib elde etmiş olur.” (Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’l- ilm, B.1, Hds.3641)
Muvahhid mü’min âlimler, Allah’dan gereği gibi korkan, yani muttakî şahsiyetler olup, bütün peygamberlere vâris olmuşlardır… Özellikle en son Nebî ve en son Rasul Muhammed (s.a.s.)’den sonra, Peygamberlerin ilim mirası,  muvahhid ve muttakî mü’min ulemâya devredilmiştir.  Onlar, bulundukları toplumu Rasulullah (s.a.s.)’in vârisleri olarak ıslah etmeye vazifeli olup, insanların hidayetlerine vesile olmaya gayret etmelidirler… Bu, miras olarak aldıkları ilimden dolayı onların sorumluluk alanları içindirler… İyiliği emir, kötülüklerden sakındırma görevi, öncelikli olarak âlimlere aiddir!

Sahih-i Buhârî’deki şu hadis, muvahhid ve muttakî  mü’min ulemânın toplumdaki yanlışlıkları ve İslâm’a aykırı olan durumları düzeltmelerinin ânın vâcibi görevleri olduğunun en güzel örneğidir:

İbn Şihâb, Humeyd b. Abdurrahman’dan tahdis etti. O, Muâviye b. Ebî Süfyan’dan, hacc yaptığı yıl minber üzerinde hutbe yaparken işitmiştir. Muaviye, bu arada bir muhâfız askerlerinin elinde bulunan bir tutam saç demetini el uzatıp aldı da şöyle dedi:

- Ey Medine ahâlisi, sizin âlimleriniz nerededir? (Niçin bunları önlemiyorlar?) Ben, Rasulullah (s.a.s.)’den işittim. O, şu elimdeki gibi saçları (takınmak)tan nehyediyor ve:
“İsrailoğlulları, ancak onların kadınları şu takma saçları edindikleri zaman helâk olmuşlardır” buyurdu. (Sahih-i

Buhârî, Kitabu’l- Enbiyâ, B.56, Hds. 135)

Peki, Tevhid toplumuna giden yolda,   âlimlerin vazifeleri nelerdir?

Yahya b. Muaz (rh.a.)’ın şu tesbiti bu konuyu ne güzel dile getirmektedir. 

Şöyle diyor Yahya b. Muaz (rh.a.):

-Âlimler, Muhammed (s.a.s.)’in ümmetine anne ve babalarından da şefkatlidirler. Çünkü anne ve babaları, onları dünya ateşinden, âlimler ise ahiret ateşinden korurlar! (İmam Gâzalî, İhyâu’ Ulûmi’d- Din, çev. Ahmed Serdaroğlu, İst. T.y. C.1, Sh.37)

Peygamberlerin vârisleri olan muvahhid ve muttakî mü’min âlimler, kadın olsun, erkek olsun İslâm Milleti’nin her ferdini, ahirette kendilerinin ateşe girmelerine sebeb olacak her kötülükten, her haramdan ve her günahtan korunmak için ellerinden gelen bütün gayreti gösterirler…

Toplumda, “emr bi’l-ma’ruf nehyi ani’l-münker, yani iyiliği emir, kötülükten sakındırma” vazifelerini imkân nisbetinde yapmaya, böylece onların hidayetine vesile olmaya ve ıslahlarına çaba harcarlar… Toplumun, faziletler toplumu olan İslâm toplumu hâline gelmesine çalışırlar… Dosdoğru yola rehberlik edip, eğri yollara gidilmesini önlerler… içinde yaşadıkları ülkeyi “Daru’l- İslâm”, yani Allah’ın indirdiği hükümlerle hüküm olunan bir ülke hâline getirmek için mücadele ederler…

Rabbimiz Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: 

“Sizden hayra çağıran, iyiliği (mâ’rufu) emreden ve kötülükten (münkerden) sakındıran bir topluluk bulunsun.

Kurtuluşa erenler işte bunlardır.” (Âl-i İmrân, 3/104)

İşte, muvahhid mü’min ve muttakî müslüman âlimler ve vazifeleri!

Tevhidî bütünlük içerisinde, itaat konusunda neler söylemek istersiniz?

Hayatımızın her yönünde ve her zaman olduğu gibi, itaat konusunda da Rabbimiz Allah’ın ayetlerine müracaat ediyor ve okuyoruz:

“Ey iman edenler, Allah'a itaat edin, Rasul’e itaat edin ve sizden olan emir sahiblerine de. Eğer bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz, artık onu, Allah'a ve Rasulüne döndürün. Şayet Allah'a ve ahiret gününe iman ediyorsanız. Bu, hayırlı ve sonuç bakımından daha güzeldir.” (Nisa, 4/59)
Kendisinden başka hüküm koyucu hak ilâh olmayan Rabbimiz Allah, katıksız iman eden muvahhîd kullarına itaat edilecek mercileri böylece beyan buyurmuştur:
Katıksız iman edenler:

1- Yegâne Rabbleri Allah’a katıksız ve şartsız itaat edecekler,  yani Kur’ân-i Kerime.

2- Rasülü Muhammed (s.a.s.)’e itaat edecekler, yani Sünnet’e.

3- Allah’a ve Rasululah (s.a.s.)’e iman edip itaat eden ve yönetiminde Allah’ın hükümleriyle hükmeden yöneticilere
de itaat edecekler… Allah’a ve Rasulullah (s.a.s.)’e kayıtsız ve şartsız itaat eden mü’min müslümanlar,  yöneticilere kayıtlı ve şartlı itaat ederler… Yöneticiler, onlardan olacak, yani onlar gibi Allah’a ve Rasulullah (s.a.s.)’e iman edip itaat eden, yönetimde Kur’ân ve Sünnet ile hareket edip, Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmedecek… O zaman, “minkum= Sizden” kaydının şartı yerine gelir!..

Şu korkunç yanılmaya dikkat edelim!

Çağdaş zalim tağutlar tarafından işgal edilen mazlum İslâm topraklarında, İslâm ve müslümanların düşmanları tarafından kurdurulan tağutî düzenlerin yönetimine, kendilerini müslüman kabul edenler gelmekte, fakat Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmemekte, aksine Allah’ın yerine yasama makamına getirilen kişilerin, temsil ettikleri kitleler adına hevâlarını ilâhlaştırarak yaptıkları yasalarla yönetmektedirler… Bu yöneticiler, yönetim makamında Allah’a yani Kur’ân-ı Kerim’e ve Rasulüne, yani Sünnet’e itaat etmemekte, Allah’ın ve Rasülünün hükmünü reddeden, egemen oldukları ülkede İslâm’ın ahkâmını yasaklayan diktatör tağutların şirk ve küfür olan yasalarıyla yönetimi sürdürmektedirler… İsimlerinin müslüman ismi, kendilerinin de eli abdestli ve alnı secdeli olmaları, bu acı gerçeği değiştirmemektedir…

Allah ve Rasulüne itaat edene, itaat edilir!..

Ümmü’l - Huseyn (r.anha) rivayet eder.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
“Üzerimize, sizi Allah’ın Kitabı ile yöneten bir köle bile valî tayin edilse, onu dinleyin ve itaat edin” (Sahih-i Müslim,

Kitabu’l- İmâre, B. 8, Hds. 37)

Bu, değişmez hakikattir ve bu, böyledir!..

Tevhid gündeme geldiğinde, onun zıddı olan şirk de gündeme gelir. Toplum olarak, şirke düşmemek için ne yapmalıyız, nasıl bir yol izlemeliyiz?

Malum olduğu üzere, Rabbimiz Allah Azze ve Celle şöyle buyurdu:

“Hiç şübhesiz, Allah, kendisine şirk koşanları bağışlamaz. Bunun dışında kalanlar ise, (onlardan) dilediğini bağışlar. Kim Allah'a şirk koşarsa elbette o uzak bir sapıklıkla sapmıştır.” (Nisa, 4/116)

“De ki: ‘Gelin size Rabbinizin neleri haram kıldığını okuyayım: O'na hiç bir şeyi ortak koşmayın.” (En’âm, 6/151)
“Hani Lukman oğluna -öğüt vererek- demişti ki: "Ey oğlum, Allah'a şirk koşma. Şübhesiz şirk, gerçekten büyük bir zulümdür." (Lokman, 31/13)

Ebu’d- Derdâ (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
“Paramparça edilsen ve (ateşte) yakılsan bile Allah’a hiç bir şeyi ortak etme (şirk koşma)…” (Sûnen-i İbn Mace,

Kitabu’l- Fiten, B.23, Hds. 4034)

Allah Teâlâ’nın affetmediği korkunç suç ve en büyük zulüm olan şirk, Allah’ın zâtına, sıfatlarına, fiillerine ve kulları üzerinde hüküm koyuculuğuna, yani egemenliğine başkalarını ortak etmektir… Bundan dolayı yönetici tağutlar, tağutî düzenler ve bütün ideolojiler birer şirk olup, kabul edenler ve inanlar Allah’a şirk koşmuş olurlar…
Allah Azze ve Celle, muvahhîd mü’min kullarının özelliklerini beyan buyururken şöyle söyler: 
“Tağut'a kulluk etmekten kaçınan ve Allah'a içten yönelenler ise, onlar için bir müjde vardır, öyleyse kullarıma müjde ver.

Ki onlar, sözü işitirler ve en güzeline uyarlar. İşte onlar, Allah'ın kendilerini hidayete erdirdiği kimselerdir ve onlar, temiz akıl sahipleridir.” (Zümer, 39/17-18)

Tevhdî ve imanı zedeleyici küçük- büyük bütün şirk türlerini öğrenip onlardan alabildiğince uzaklaşmak ve asla yaklaşmamak gerekir… Bununla beraber yegâne önderimiz Rasulullah (s.a.s.)’in buyurduğu gibi davranmak, bir kulluk görevidir…

Ebu Musa el- Eş’arî (r.a.) anlatır:

Bir gün Rasulullah (s.a.s.), bizlere bir konuşma yaptı ve:

“Ey insanlar, şu şirkten sakının! Zira şirk, karıncanın hareketinden daha sessiz bir şekilde hareket eder” buyurdu.
Birisi:

-Karıncadan daha sessiz bir şekilde hareket ediyorsa, ondan nasıl sakınacağız? diye sordu.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Şöyle dersiniz: Allahım, bilerek şirke bulaşmaktan sana sığınırız! Bilmeden bulaşmışsak da Senden bizi bağışlamanı dileriz.” (İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, çev. Hüseyin Yıldız, vdğ. İst. 2014 C.10, Sh. 577, Hds. 15019)

Son olarak hocam, Tevhid ve Ahlâk konusunda neler söylemek istersiniz?  
Muvahhîd mü’min müslümanların “Tevhid Akîdesi”, asla sarsılmaz bir muhkemlikte olnalı ve katıksız imanlarını şirkten korumalı, imanlarına hiçbir küfür çeşidi karıştırmamalıdırlar… Bu Tevhid anlayışı ve bu iman ile emrolundukları  kulluk vazifelerini, yegâne önderleri Rasulullah (s.a.s.)’in Sünnet’inde olduğu gibi yerine getirmeye çalışmalıdırlar…. İşte bu hayır ve güzellik, Tevhdi’in ahlâk hâline gelmesidir!..
İbn Abbas (r.anhuma) anlatıyor:

Rasulullah  (s.a.s.), “Vedâ Haccı”nda insanlara hutbe verip şöyle buyurdu:

“Gerçek şu ki ben, aranızda kendisine sımsıkı sarılmazsınız hâlinde edebiyen asla sapmayacağınız  şeyler bıraktım:
Allah’ın Kitabı ve Nebîsinin Sünneti!” (Hâkîm en- Nîsâbûrî, el- Müstedrek Ale’s- Sahihayn, çev. M. Beşir Eryarsoy,
İst. 2013, C. 1, Sh. 469, Hds.323) 

Söz, dilek ve nâsihat budur!

“Aklını kullanan bir topluluk için” (Rad, 13/4)

Kul Sadi Yüksel Kimdir?

03.04.1957, Muş, Varto, Karaköy’de doğdu... İlkokul birinci sınıfı köyünde okudu... 1964’de Konya’ya hicret ettiler... Sırasıyla Ferit Paşa İlkokulu, Devrim Ortaokulu ve Karatay Lisesi’nde okuduktan sonra, 1977’de girdiği Konya Selçuk Eğitim Enstitüsü Türkçe Bölümü’nden 1980’de mezun oldu... 1982’de İstanbul’a hicret etti... Halen İstanbul’un Ümraniye ilçesinde ikamet etmektedir... Lise yıllarında şairliğe ve yazarlığa başladı... Mahallî gazetelerde şiir, hikâye ve denemeleri yayınlandı... Gazetelerde günlük makaleler yazdı... İstanbul’a geldikten sonra çeşitli gazete ve dergilerde ilmî incelemeler ve araştırma yazıları yayınladı... Evli ve yedi çocuk babası olan yazarın, bugüne kadar 50’nin üzerinde eseri yayınlanmıştır.
 
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner186