banner175
Yıllardır aradığım “Balkanlara gitme fırsatını” geçen ay nihayet yakaladım. Üç gün boyunca, Kosova ve Makedonya’da gezdim.

Kosava’nın Piriştine, Prizren; Makedonya’nın  Üsküp, Manastır ve Ohri kentlerini kapsayan, biraz sevinç, biraz heyecan, daha çok da hayal kırıklığı dolu gezimden birkaç notu sizlerle paylaşmak istiyorum.

Öncelikle şunu söyleyeyim ki, gezide bol bol Osmanlı döneminden kalma cami görme şansı yakaladık. Bu nedenle “dini hassasiyetleriniz ile balkan turlarında alacağınız keyif doğru orantılıdır” demek yanlış olmaz.

Camilerden çok, Nisan sonunda bile doruklarında karlarla muhteşem görünen dağların eteklerindeki yemyeşil kentlerin, yüzlerce yıl sırf faklı din ve ırktan oldukları gerekçesiyle birbirini boğazlamış insanların, Osmanlı döneminde yerleştirilip hala oralarda yaşayan Türklerin izini sürmek beni daha çok heyecanlandırdı.

Gezi turlarının “hayal satan” broşürlerine aldanmayın. Kosova’nın başkenti olan Priştine’de Osmanlı padişahı Sultan Murat Hüdavendigar’ın şehit olduğu yerdeki türbesi ve camisi dışında gezilecek ve görülecek hiçbirşey yok.  

Türbenin önünde bekleyen ve o mahallede oturan yoksul Arnavut çocuklarının etrafınızı çevirip, kırık Türkçeleri ile dilenmeleri ilginçti. Priştine’nin içi trafik keşmekeşi, harabe, kirli, düzensiz şehir yapısı ve her yerde devam eden yeni inşaatları ile berbattı. Rehberimizde bunu biliyor olmalı ki, şehrin içinde küçük bir turda, “şurası Fatih Camii, şurası Osmanlı hamamı” diyerek şehir turunu otobüsten bile indirmeden 10 dakikada bitirdi.

Ucsuz bucaksız ve yemyeşil Kosova ovasında devam eden yaklaşık iki saatlik bir yolculuktan sonra, gezinin beni en çok etkileyen ama maalesef, en fazla 3 saat kalabildiğimiz kısmına, Prizren’e ulaştık. Prizren, iki yüzyıldır hiç değişmemiş bir Osmanlı kenti gibi, sıcacık karşıladı bizi.

Kentin içinde süzülerek akan Akdere, üzerindeki Osmanlı “Taşköprü”leri, şehrin tüm fotoğraflarının ortasında yer alan Sinan Paşa Camii, Sırpça, Anravutça ve Türçe’den oluşan sokak levhaları, dükkanlardaki Türkçe tabelalar ile kendimi Amasya’da veya Kastamonu’da hissettim. Şehrin nüfusunun üçte birinin Türk olması nedeniyle esnafın önemli bir kısmı Türk olmasa da Türkçe’de biliyordu.  

Bu kısa şehir turunda güzel bir yemek yeme ve yaşlı bir Türk’ün kullandığı faytonla şehir turu yapma imkanımız oldu. Şehrin her yerinde BM Barış gücü askerlerine rastlamak mümkün, birçok birbirini sevmeyen (!) ırkın bir arada yaşamak zorunda olduğu Kosova’nın güvenliğini hala BM sağlıyor.

Rehberimizin iki saat demesine rağmen Üsküp üzerinden otelimizin olduğu Makedonların Bitola dediği Manastır’a varmamız, Makodonya Kosova sınırı boyunca uzanan, dorukları karlarla kaplı Şar dağlarını aşarak, yaklaşık 6 saat sürdü.  

Geziden önce, en çok Manastırı görmek için sabırsızlanıyordum. Osmanlı’nın tarihinde de çok önemli bir yeri olan Atatürk’ün liseyi okuduğu Manastırı’ı gerçekten merak ediyordum. Zeten diğer şehirler hakkında da
-Balkan şehirleri oldukları bilgisi dışında- hiçbir fikrim yoktu  Bu geziye katılmamın öncelikli gerekçesi Manastır’ın da dahil olmasıydı.

Bu yorucu yolculuktan sonra, otelimize gece yarısı da ulaşmış olsak, Cumartesi akşamının canlılığının devam etmesi ve otelin merkezi konumu nedeniyle Manastır’ın “İstiklal Caddesi” olan Şirok Sokakta yaptığım kısa bir yürüyüşle yine Osmanlı’dan kalma camilerin süslediği şehrin kalbine ulaştım.

Manastır’dan beklentim çok yüksekmiş. Bu nedenle de hayal kırıklığımda derin oldu. Öncelikle, yaklaşık 120 bin nüfuslu Yunanistan sınırına 10 kilometre uzaklıktaki şehirde Türk nüfusu sadece 1500-2000 kişiden ibaretti. Nedense ben, çok daha fazla Türk nüfus ve Osmanlı izine rastlayacağımı ummuştum.

Gerçi rastladım da..., Rehberimiz bizi, maalesef hiç seyredemediğim “Elvada Rumeli” dizinin çekildiği, eski çarşıya götürdü. Atatürk’ün de en sevdiği şarklardan olan “Manastır Türküsü”nde geçen “çeşme”olduğu iddia edilen çeşmeden su içtik. Gezinin kalan kısmında dilimize dolanan Manastır Türküsü’nü, bana Atatürk’ü hatırlatan Manastır’da söylemek güzeldi.

En büyük hayal kırıklığını, Atatürk’ün de liseyi okuduğu, Manastır Askeri İdadisi olarak kullanılmış binayı gezdiğimde yaşadım. Küçük iki katlı binanın bir kısmını Atatürk için müze yapmışlar. Ama  içinde Türkiye’deki her ilkokulun (hala var mı? Bilmiyorum ama..) Atatürk köşesinde bulunan soğuk bir büstü ve onlarca üniformalı resminden başka hiçbirşey yoktu.  

Balkanlarda ve Türki Cumhuriyetlerde tüm Osmanlı camilerini, hamamlarını, köprülerini onaran Başbakanlığa bağlı Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı (TİKA) buraya bir el atsa fena mı olur? (Atarük’le hesaplaşılan bir dönemde, böyle bir beklenti içinde olmamı benim saflığıma verin.)

Gezimizin ikinci günü, Üsküp’e ayrılmıştı. Makedonya’nın başkenti, modern, büyük bir şehir olmuştu. Rehberimiz, dar, bozuk, mahalle arasındaki yollardan bizi üç Osmanlı Camisi’ne (İshak Bey Camii, II. Murat Camii, Mustafa Paşa Camii) götürdü.  

Sonra, şehrin eski merkezinde biraz dolaştıktan sonra, Fatih Sultan Mehmet Köprsü’ünü geçerek yeni merkez haline getirilen ve ortasında Makedon kralı Büyük İskender’in dev bir heykelinin bulunduğu meydanı dolaştık. Meydana bakan güzel bir kafede Makedon içeceği “Skopsko”yu yudumlayarak dinlendik. 

Son gün, Balkanların Bodrum’u olarak gösterilen, Arnavutluk’la Makedonya arasında kalan güzel bir gölün kenarında kurulu UNESCO tarafından Dünya Mirasları Listesine alınan Kiril alfabesinin doğduğu yer olarak kabul edilen Ohri ziyaretine ayrılmıştı.

Göl kenarında, rengarenk çiçekler arasında yaptığımız yürüyüşle Hristiyanlar için çok önemli olduğu belirtilen gölün kenarında yalnız ama mağrur St. Jovan Kaneo kilisesine ulaştık.

Yorgunluğumuzu kilisenin bahçesinde dinlenip, güzel Ohri şehir manzarasını seyrederek attık. Gözümüzde büyüyen dönüş yolculuğu, “kişi başı bir Euro’ya karşıya tekne ile götürebiliriz” diyen Makodon girişimciler sayesinde bir eğlenceye dönüştü.

Gerçek incileri ile ünlü olduğunu öğrendiğimiz Ohri’nin, birçoğu Amasya’da, Safranbolu’da onlarcasına rastlağımız Osmanlı evlerinin de bulunduğu şehir merkezinde uzun uzun dolaştık. Girdiğimiz her üç dükkandan birisinde Türk esnafla karşılaşmak bizi oldukça memnun etti.  

Yaklaşık 60 bin nüfusu olan kentte 3 bine yakın Türk yaşıyormuş. Özellikle, benimle Türkçe konuştuğunu fark etmediğim, kafa göz yara yara İngilizce birşeylar anlatmaya çalıştığım tezgahtarın, sonunda “Abi Türkçe konuşsana, niye kendini yoruyorsun” demesi çok hoştu.

Hayatın, Türkiye’ye göre ucuz olduğu Kosava ve Makedonya’da üç gün boyunca çok az bir para harcadık. Bu harcamaya, Makedonya’nın üzüm bağları ve şarapları ile ünlü Tikveş bölgesine ait üç şişe nefis bir içimi olan “Alaksandre” marka şarabı da dahil. Daha ne olsun …

Beni üzen ayrıntılardan birisi de, gezi boyunca onlarca Osmanlı camisi gezmemize rağmen, Osmanlı’da çok önemli bir yeri olan, bugün Anadolu hoşgörüsünün de temeli oluşturan Bektaşi tekkelerinin tur programlarına dahil edilmemesiydi. Oysa, Balkanlarda yüzlerce Bektaşi tekkesi var ve bunlar da Osmanlı-Türk kültürünün önemli miraslarıdır.

Bazı konularda hayal kırıklığı yaşasam da hep savaş, göç, iç karışıklıklarla gündeme gelen Balkanlar’da barış ve huzur içinde üç gün geçirmek güzeldi. 


İstanbul Times / Dr.Av.Tuncer Özyavuz 
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Fikret Konya 2013-05-17 23:29:10

İBB meclis üyesi olarak istanbul için tüm birikim gayretiyle hizmet veren Av.Dr.Tuncer Özyavuz arkadaşımızın doğduğum topraklar olan Balkanlar ile ilgili yazısı Anadolu ve Rumeli'nin asla ayrı düşünülmeyecek bir bütünün gönül satırlarıdır